25 Ağustos 2010 Çarşamba
Şiiliğin İslam dinine kazandırdığı bidatlar
İslam inancında peygamberler vardır, şiada peygamber inancını doğrudan kaldıramasa da yerine, onlardan daha güçlü, daha fazla yetkilerle donatılan geçmiş ve geleceği bilen, kendi ölecekleri vakti bile tayin eden, evrendeki bütün olayları iradesi ile yönlendiren, yöneten masum imamları ortaya konulmuştur. Hatta nerdeyse Hz Peygamberimizin görevini sadece imamları tayin etmekle sınırlandırmıştır. Bu inancları ile ilgili Kuranda en ufak bir delilin bulunmaması nenediyle de Yüce Allah’ın “biz koruyacağız” dediği Kuran ı kerimi farklı yöntemlerle tahrif etmeye kalkışmışlardır. Kuran ın değiştirildiği eksiltme ve ilaveler yapıldığı konusunda çeşitli görüşler ortaya koyarak kurana olan güven duygusunu yıkmaya calışmışlar, diğer stratejisinde uydurdukları akidelerine delil bulma adına Kuranın anlam ve manasını tevil etme yoluna gitmişlerdir. İmamlar adına uydurdukları hadislerle de bunu desteklemişlerdir. Şia da Allah’ın birliğine iman vardır, fakat bu inancı tezata düşürecek uygulamaları mevcuttur. İsteklerini Allah’tan başkalarına da yöneltir ve kullardan da isterler ve "Ya Ali, Ya Hüseyin, Ya Zeyneb" derler. Allah'tan başkasına kurban keserler ve adak adarlar Kendilerince malum duaları vardır. Bu dualarla ibadet ederler. Hatta şiada bazı gruplar Allah’ın Hz Ali nin dinde imtiyazlı bir tabaka olduğunu yayarlar ve bu imtiyazın veraset yoluyla oğullarına geçtiğini öğretirler. Allah'ı bilmenin akıl ile Kur’an ayetlerinin aklın te'kidi mahiyetinde olduğuna. Onlara göre Kur'an aklın eriştiği marifeti kuvvetlendirdiğine Kur’an’ın yeni şey getirmediğine inanırlar. İslami gelecek nesillere taşıyan, peygamberimizin en yakın güzide arkadaşlarını, akrabalarını, hanımlarını, kısacası sahabelerin anlattıkları hususlardan şüphe duyulmasını sağlamak için çeşitli iftira ve yalanlarla itibarlarını yok etmek en büyük stratejileridir. Bu yöntem ile, Hz. Peygamberin hayat tarzı ve sünneti ile gelecek nesiller arasındaki köprüyü yıkmayı amaçlamışlar bunu için de ellerinden gelen her türlü hile düzenbazlık yalan ve iftiraları yaymaktan nesilden nesile taşımaktan yılmamış bıkmamışlardır. Yüz binlerce sahabeyi küfürle, itham etmiş, onları küfürde saymayanların, onlara lanet okumayanların dinden çıktığını hadis anlayışlarına koymuşlardır.
Sağlığında Hz Ali nin yakınında bulunan sadece on sahabeyi Müslüman saymışlar, Bu sahabelerin sadece taraftar olmaları onlara yetmiş, ama inanç ve itikat anlayışlarına bakmaya ihtiyaç bile duymamışlardır.
Şiilerin İslam anlayışının karşısına getirdikleri hususlar örneklendirmek gerekirse;
İslamın farz saydığı beş vakit namazı üç vakitde kılmayı getirmişler, Müslümanların dua ederken, namaz kılarken yöneldikleri bir tek Ka'besi bulunurken onlar Allah’ın Ka'besi dışında kendilerine birçok Kâbecik daha ilave etmişlerdir. Hz. Ali şehid edilip Küfe mescidi ile evleri arasındaki bir yerde defnedilmesine rağmen, Şiiler, Ali (r.a.) Mugira b. Şubenin kabrine defnedildiğine inanırlar. Onlar bu kabri en kutsal bir Kâbe kabul etmişlerdir. Kâbe (!) olarak kabul ettikleri kabirlerden birisi de, Hz. Hüseyin'e (r.a.) nispet ettikleri kabirdir. Orada namaz kılarlar çok farklı tapınma gösterileri sunarlar. Cenab-ı Allah (c.c.), emredildikleri ve haber verdiği hususlarda Peygamberlere itaat ve onları tasdik etmek için emir buyurmasına rağmen hırıstiyanlar o kadar aşırı gitti ki, İsa'yı (a.s.) Allah (c.c.)'a ortak koştular, dinini değiştirerek Ona isyan ettiler. Bu aşırılıklarıyla dinden de çıktılar. Aynı şekilde Şiacılarda onlara benzeme yolunda Peygamberler ve imamlar hakkında aşırı gittiler. Öyle ki onlardan bazıları Allah (c.c.)'tan başka rablar edindiler. Peygamberlerin tevbe ve istiğfarlarını haber veren nassı bile yalanladılar. Mescidlerde Cuma ve cemaate engel olup, kabirlerin başında büyük topluluklar meydana getirerek Onları yüceltirler, hacceder gibi yaparlar. Hatta bazıları daha aşırı giderek o kabirleri tavaf etmenin daha büyük bir ibadet olduğunu iddia ettiler.
Bunları yakın görmeden bu kabirlerle alakalı bağlarını anlamak mümkün değildir. Oysa bu konuda sevgili Peygamberimiz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Allah, yahudi ve hıristiyanlara lanet etsin. Onlar peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptılar.” (Buhari, Salat: 48, Cenaiz: 62, Müslim. Mesacid:19, Ahmed: 1/218)
Başka bir hadisi şerifde,
“Allahım! kabrimi kendisine ibadet edilen put yapma. Allanın gazabı peygamberlerinin kabirlerini mescit edinen milletin üzerine şiddetlendi.” buyururlar. (Muvatta Sefer: 85, Ahmed: 2/246)
Emirul Müminin Ali (r.a.) de Ebul Heyyac Hayyan b. Huseyn el-Esedi'ye şöyle diyor:
“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın beni gönderdiği bir işe ben de seni göndereyim mi? Tarumar etmediğin bir heykel ve düz etmediğin yüksek bir kabir bırakmayasın.” (Müslim. K. Cenaiz 93)
Cahiliye dönem örfünden olan ve Hz Peygamberimizin kaldırdığı mutayı helal saymış, kadına livatayı mubah görmüşlerdir. Ezanı muhammediyi değiştirmeyi, insan vücuduna işkence yaparak bir sevgi gösterisine dönüştürmeyi, imamların mezarlarını ziyaretini de hacdan daha eftal, kerbela’yı Mekke’den daha üstün görmeyi inanç haline getiren Şia mimarları, bunların dışında yüzlerce konuda farklılaşmayı oluşturmaktan geri kalmamışlardır. Bunlarla birlikte ; ehlibeyt İmamlarını yüceltme adına onlara kötü sıfatları yakıştırmayı(yalancılık, korkaklık, pısırıklık gibi.), Yahudi, Hıristiyan ve sasani kültürleri ve inançlarını dinin bir parçası haline getirmeyi, kuranda müminlerin anaları saydığı Hz Peygamberimizin hanımlarına hiçbir edebe ve insanlığa yakışmayacak tarzda ağza alınmayacak iftira atmayı, bütün bu süreçleri planlı bir şekilde yerli yerine oturmak için de alenen yalancılığı, iftirayı düzenbazlığı dinin temel esası saydıkları takiyye inancının içine koyarak yeni bir anlayış (Şia) geliştirdiklerini görmekteyiz. Ayrıca, herhangi bir olayı anlatan tarihi konuların anlam ve manasını değiştirmek için konunun bütünlüğünü bozup bir paragraf ve cümlesine başka yamalar yaparak tarihi ve olayları saptırdıklarını hayrı anlatan bir kıssayı şerre çevirdikleri bilinmektedir. Akidelerinde görülen boşlukları ve tezatları İlave ve cıkartmalarla icinin doldurulup geliştirmeye calıştıkları bütün süreclerde alenen acıktır. Şiacıların bu tarz hareketini, Hz. Ebû Bekir döneminde ortaya çıkan yalancı peygamberlerin yaptıklarına da benzetmek mümkündür. Onlar da din adına koydukları bir kuralı bir başka gün kaldırıyorlardı. Bu inancın birçok esası büyük kayboluş adını verdikleri on ikinci imamın gaybından sonra şekillenmeye başlamış şah İsmail ve avenesi tarafından geliştirilmiştir. Hiçbir imamın diğer imamın içtihadına inanmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Hatta tamamen reddebilir. Taklidi imamlar din adına çok büyük yetkilerle donatılarak imtiyazlı bir sınıf oluşturulmuştur bu saltanat sahipleri toplumu istedikleri alanda yönetmeye yönlendirmeye yetkili kılınmıştır. Bu alanda da hırıstiyanlara benzemişlerdir. Onlar, Hz. İsayı Allah ın ortağı haline getirirken kiliseleri de İsa (a.s) makamına oturtmuşlardı.
Şiacılar ifrat ve tefrit alışkanlıkları öylesine zirveye çıkmıştır ki, sevdiklerini hâşâ ilahlik derecesine kadar, sevmediklerini de yedi kat yerin dibine sokmayı dinin bir esası sayarlar. Yine akîdelerinde ehlisünnetin mallarını ve kanlarını mubah sayar. Es-Sadûk, el-İllel’de, Davud b. Ferkad’a isnad ederek der ki: “Ebû Abdillah’a söyle dedim: “Nâsıbe (onlar Ehli Sünnet’e böyle derler) hakkında ne diyorsun?” dedi ki: “Kanı helaldir böylelikle senden korkar. Eğer kimse seni görmeden onlardan birinin üzerine duvar devirebilirsen veya denizde boğabilirsen bunu yap.” Dedim ki: “Onun malı hakkında ne dersin?” dedi ki: “Gücün yettiği kadarını al.( el-Mehâsinu’n-Nefsâniyye s.166) Başka bir rivayetlerinde, kendi doğumlarının dışında hiçbir doğanı temiz görmezler. Hasim el Bahranî, el-Burhan adlı tefsirinde, Meysem b. Yahya’dan o da Cafer b. Muhammed’den rivayet ediyor: “Hiçbir yeni doğan yoktur ki iblislerden bir iblis onun doğumunda hazır bulunmasın. Eğer doğan çocuğun bizim Sîamıza ait oldugunu öğrenirse şeytan uzaklaşır. Şîamızdan değilse şeytan Parmağını onun dübürüne sokar, zekerinden çıkarır. Eğer kız ise, parmağını fercine yerleştirir ve o facire olur. İste o anda çocuk annesinin karnından çıktığında şiddetle ağlar.( Hasim el-Behrânî; Tefsîru’l-Burhan (2/300). Bundan başka Kendi çocuklarının dışında kalan çocukları veledi zina sayarlar! Nitekim el-Kuleynî, er Ravdatun Mine’l-Kâfî adlı kitabında Ebû Hamza’dan, o da Ebû Cafer’den diyerek söyle nakleder: “Ona: “Bazı arkadaşlarımız muhaliflerine iftira atıyorlar” dedim. Bana: “Sussan iyi olur” dedi ve ekledi: “Vallahi ey Ebû Hamza! Şîamız dışında bütün insanlar fahişe çocuklarıdır.” (el-Kuleynî, er-Ravzatun Mine’l-Kâfî (8/285)
ŞİİLİĞİN GETİRDİĞİ BİDATLARDAN EZANA İLAVE VE TOPRAK ÜZERİNE SECDE
BELİRLİ GÜNLERDEKİ KAN AKITMA OLGUSU
Özellikle büyük kayboluştan sonra oluşturulan şiilik, dikkatli incelendiğinde farklılaşmaya yani dine yeni anlayışlar getirmeyi prensip edinmiş gibidir. Bunlar hem akaid hemde ilmihalde olmuştur. Bir kaç tanesini inceleyecek olursak; Şiilerin hemen hemen hepsi, namazlarında toprak üzerine secde etmektedirler. Onlara göre namazda secde, ancak toprak veya toprak ürünleri üzerinde olursa caiz sayılmıştır. Bu toprak Hüseyin’in şehit olup pak cesedinin defnedildiği Kerbela toprağıdır. Kumaşın yani dikilebilen ve yenenin üzerinde secde etmek caiz değildir. Secde ancak Kerbela gibi kutsaliyeti olan belirli bir yerin toprağından çeşitli şekillerde oluşturulan parcalara olması gerekir. Şiilerde hemen hemen hiçbir ev yoktur ki, namazlarında üzerine secde ettikleri toprak olmasın. Bu toprak Hüseyin’in şehid olup pak cesedinin defnedildiği Kerbela toprağıdır.
Hüseyni toprak üzerinde secde, sadece fıkhi mesele veya sadece bir toprak üzerine secdeden ibaret olmayıp, daha ileri bir meseledir. Toprak üzerine secde edenlerin çoğu, bunu öpüp teberrük ediyorlar. Bazı durumlarda da Şii fıkhında toprak yemek haram olmasına rağmen, şifa niyetiyle Kerbelâ toprağının bir parçasını yiyorlar. Bazıları da bu topraktan şekiller meydana getirip ceplerinden taşıyarak yolculuklarında beraberlerinde bulunduruyorlar ve takdis ediyorlar!...
Şiiler kendileri dışındaki grupların mescitlerinde namaz kılarken bu görüntüyü vermekten çekinerek takıyye ile amel eder ve toprakları gizlerler. Şii olmayıp şii geleneğini bilmeyen bazıları bu görüntüye farklı anlamlar yüklemekte ve topraktan yapılan bu şekillere secde edilen putlar olarak yorumlamaktadırlar. Bundan başka şii fakihleri, yolcunun İmam Hüseyin’in kabrine on beş arşın uzaklıkta bulunurken, namazı seferi değil tam olarak kılma akdesini getirmişlerdir. Hz Peygamberden yani vahyin kesilmesinden sonra islamıa yeni ilaveler yapıldığının bir örneği de budur.
Ne Sevgili Peygamberimiz ne Hz. Ali, ne de ondan sonra sonra gelen diğer imamlar Kerbela toprağı üzerine secde etmemişlerdir. Yani Şiilerin sünnet anlayışı iddia ettikleri gibi peygamberimiz yada imamların yaptığı ile sınırlı değildir.
İmamlar, asla Allah’ın kitabında ve Resulü’nün sünnetinde olmayan bir konuda hüküm çıkarmamışlardır. Ancak Şia fakihleri imamlar adına bu tür bidatlerin gelişmesinden geri durmamışlardır. Gerçek anlamda ehlibeyte mensuplarının İmtiyazları risaletin gönderildiği ve vahyin indiği evde doğmuş olmaları ve şeriat hükümlerinin babadan oğla intikal etmiş olmasından ibarettir. Bunlara farklı anlamlar yüklemeye çalışmak kraldan çok kralcılık yapmaktan farkı yoktur. Eğer daha başka anlamları olsaydı o güzide insanlar bunun esaslarını kendileri koyardı!
Bu geleneğin şii inancına Safeviler zamanında kervanların Kerbela’yı hususi merasimle ziyaret ederek, ülkeleri, dönerken beraberlerinde İmam Hüseyin’in kabrinden bazı alametler getirmesinde sonra yayılmaya başlamıştır.
Toprağın kullanımına, diğer bidatleri geride bırakan yeni bir bidat eklenmiştir ki, o da fakihlerin, yolcunun İmam Hüseyin’in kabrine onbeş arşın uzaklıkta bulunurken, namazı kasren değil tam olarak kılma fetvasıdır. Halbuki fakhlerimizin icmaına göre seferde olanın namazını kasren kılması icab eder. Ancak Hüseyin’in kabri etrafında namaz kılanı istisna etmişlerdir. Resulullah, Hüseyin’in kabri diye bir şey daha ortada yokken, yolcunun orada kesren ya da tam olarak kılmasını cevazını vermiş, yoksa zamanında olmayan bir şey için yeni bir ilahi kanun mu ortaya konmuş?!
Şiiler’le Şiilik arasında mücadelenin başlamasından önceki Ehlibeyt taraftarlığındaki inençta, Kuranı Kerim’in onların evindeyken Resulullah’a nazil olması itibariyle Ehlibeyt imamlarının İslam’ı başkalarından fazla bildiklerine inanmaktan ibaretti. Daha sonraları bunun ötesine gidilerek, imamlara bakış açısından farklı olarak yani kanun koyma hakkına sahip olabileceği düşüncesini getirmişlerdir. Hüseyin’in kabrinin böyle bir hususiyete sahip olması, hangi esas ve kaideye dayandırılabilir, kabrin var olmasından yarım asır önce ilahi ve semavi bir hükmün nazil olması hangi akla sığar?!
İmamlarla alakası olmayan ancak imamlara yamanan bu bidatleri sürdüregelen şiacı fakihlerdir. Bunlar şiilikten ziyade şiacılığın devamında fayda gören bu yöntemle farklı anlamlarda cıkar sağlayan zihniyetlerdir. İmamlar, Allah’ın kitabında ve Resulü’nün sünnetinde olmayan bir şey hakkında kanun veya hüküm çıkarmadıkları gibi, asla böyle bir iddiada da bulunmamışlardır. Onların hususiyeti Allah’ın kitabını ve cedlerinin sünnetini daha iyi anlamış ve bilmiş olmalarıdır. İmtiyazları risaletin gönderildiği ve vahyin indiği evde doğmuş olmaları ve şeriat hükümlerinin babadan oğla intikal etmiş olmasından ibarettir.
Ancak Şiiler fakihlerimizin rey ve tatbikatına uyarak bu fıkhi kaideyi aşarak, hususi bir durumu adet edinerek, Kerbela gibi belirli bir yerin toprağı üzerine secde etmişler, bu topraktan uzun, dörtgen, dairevi gibi çeşitli şekiller yaparak bulundukları yerde namaz vakti olunca onun üzerine secde etmeyi emretmişlerdir. Şiiler alışıla gelen bir adet olarak diğer islami fıkraların camilerindeyken çoğunluğunun tuhaf bakıp alay etmesinden çekinerek, takıyyeyi esas alıp o toprağı gizlemektedirler.
Şiiler’in Allah’ın emretmediği bir hususu bu kadar iltizam edip, bu kadar aşağı bir derekeye düşmesi, gerçekten çok esef ve elem verici bir durumdur. Allah’ın en fazla sevmediği bir şey varsa, o da kendisine ibadet ederken ikiyüzlülük yapılmasıdır.
Şiiler eğer Kerbela Toprağı üzerine secde etmekte haklı olduklarını görüyorlarsa, neden, aynı kitaba aynı peygambere inanan ve aynı kıbleye yönelen ve aynı namazı kılan din kardeşleri önünde buna açıkça yapmaktan çekiniyorlar?! Haklı görmüyorlarsa, neden bir yandan bunda ısrar edip, diğer yandan da onu başkalarının yanda yapmaktan utanıyorlar?!
Farklı algılanan böyle bir durumun ortaya çıkmasına sebep olan Şiiler’i alıştıran fakihler ve mezhep liderleridir. Burada yanlış olan toprak üzerine secde etmek değil, zira Resulullah sav. Medine’deki mescidinde toprak üzerine secde ederdi. Ancak, bir yerin diğer bir yere üstünlüğü şer’an sabit de olsa, secdenin sadece o toprak üzerine yapılmasına gerektirmez. Öyle olsaydı, Müslümanlar secde etmek üzere Mekke, Medine ve Kudüs topraklarını beraberlerinde taşırlardı.
Burada başkalarından farklı olarak sırf kendilerinin kabul ettiği birtakım bidatler uğruna takıyye ve iki yüzlülük zilletini saklamak mümkün değildir.
Bir başka husus da ezan mevzuu
Hicri Beşinci Asr’ın büyük İmamiye Şii alimlerinden olan Seyyid Murtaa, namazlar için okunan ezanlarda “Eşhedü Enne Alliyyen Veliyullah!.” diyen haram bir iş yapmış olur diyor. Bu üçüncü şahadet namaz ezanlarına büyük kayboluştan sonra girmiş fakat şii mezhebinde bir akide haline getirilmesi Şah İsmail’in zamanında olmuştur. O, İran’ı Şiileştirip namaz ezanlarında ve minarelerden üçüncü şahadeti de seslendirmeleri için, müezzinlere emir vermiştir. Böylece İmam Ali’ye Hilafet meselesinde Resulullah’tan sonraki sabit makam verilmiştir. O günden bugüne, Dünya’daki Şii mescidleri Safevi şahının geliştirdiği ve genişlettiği usul üzere yürüyor. Dünya’nın hiçbir yerinde bir tek Şii camii bundan müstesna değildir!
Ezana bu ilavenin hicri Dördüncü Asır’dan sonra meydana geldiğini söyleyen şii fakihleri kes,n ve tam olarak rey birliğiyle bunu kabul ederler ve eğer İmam Ali sağ olsaydı ve adının namazlardaki ezanlarda okunduğunu duysaydı, bunu okuyana şer’i cezayı tatbik ederdi neticesine yine kendileri rey birliğiyle onaylamaktadırlar. Yine kalpleri kararan şii fakihleri ve cahilleri bu hakikati gören ve bu bi’data karşı çıkan bir kısım hocayı Şiilik’ten ayrılmakla itham ederek avam ve cahillere karşı onları müdafaasız bıraktılar.
İslam şiarını Şiilik şiarının önüne çıkartan bu cahillere göre üçüncü şehadet namazdan bir parça olmadığına göre, namazı bozmaz, bu itibarla Ezan’a üçüncü şehadeti de almak da bir beis yoktur!. Oysa Ezan, Resulullah’ın kabul ettiği bir asıldır. O eksiltmek veya artırılması caiz olmayan tevkıyfi bir sünnettir. İlave edilecek kelimelerde doğruluk ve gerçeklik olsa da caiz olmaz!..
Bu zihniyet, ürettikleri her bidate karşılık bir gerekce üretme fikrini burada da göstermişler Halife Ömer Bin Hattab’ın da ezandan “Hayalla’l-hayr-ül-amel”i çıkartarak yerine “es-Salat-u hayrun min’en-nevm”i getirdiğini iddia etmektedirler. Eğer gerçekten böyle olmuş olsaydı İmam Ali Hilafet’i zamanında bunu kabul etmeyip tekrar eski haline döndürmez miydi? Yine bu iddiaları Hz Ali’ye farkında olmadan yaptıkları bir iftira olmaz mı?
Şiacıların on beş asırdan beri İslamın gelişmesi şümullenmesi dünyaya yayılması konusunda en ufak bir gayreti her hangi bir projesi olmadığı gibi, tarih boyunca İslam için uğraşan müminlere düşmanlık yapmış, arkadan vurmuş, kâfirlerle beraber olarak binlerce müslümanın katline sebep olmuşlardır. Dünyaya yayılan İslam dininin önüne geçmek için geliştirdikleri stratejilerini her fırsatda uygulamaktan geri kalmamışlardır. Bugün geldikleri nokta da şartların onların lehine olması tamamen tesadüfî bir olgu mudur?. Bugünün şeytanı Amerika bu çoğrafyada yaptığı her manevranın kime ne faydası, Kime ne zararı var. Yüz yıllık geleceğini planlayan bu şeytan acaba yaptıklarını bilinçsizce mi yapmaktadır. Irak Lübnana, afganistana İsrail aracılığı ile sürekli filistine vurması yada vurdurması soruyorum hangi meshebi inancın gelişmesini sağlıyor? Bu şeytanın yaptıkları bu kadar hesapsız kitapsız mı?! İslam dünyasının yalnızca % 15 ini teşkil eden şiadan korkusundan mı yoksa daha geniş coğrafyaya yayılmasını sağlayarak islam dünyası icinde bölünmüşlüğün ve düşmanlığın artırılmasını sağlamak için mi? Bunu hissiyatı aşarak bir düşünmek ve çok iyi tahlil etmesi gerekmez mi?. Acaba şii kardeşlerimiz tarihte ve bugün kendileri üzerinde oynanan oyunları birde farklı acıdan bakmayı düşünürler mi ?. Der mezhebi anlayışı din yerine koyup hüküm vermenin pek doğru bir yaklaşım olmadığnı haddim olmadan söylemek isterim.
Olayın tarihdeki bir yüzü böyle ondan sonraki sürecte bazı şia grupları Hz Hüseyinin ölüm yıl dönümünde ağlama krizine girer ona gözyaşı dökmekten cennet umut ederler. Bu konu ile ilgili şia kaynaklarında Hz. Hüseyin içini ağlamanın fazîleti ile ilgili pekçok rivâyet vardır. Bu rivâyetlerde Hz. Hüseyin için ağlamanın büyük günahları sileceği, Âşûre gününü hüzün ve ağlama günü olarak görenlere kıyâmet gününü Allah'ın ferah, sevinç ve saadet günü kılacağı, bütün gözlerin ağlayacağı kıyâmet gününde sadece dünyada iken Hz. Hüseyin için ağlayan gözlerin güleceği, bildirilmiştir. Kerbelâ hadisesi ile ilgili ciltler dolusu kitap olabilecek olan uydurma rivâyetlerin varlığına dikkat çeken şia alimlerinden Mutahharî, “Hz. Hüseyin için ağlamak gerekiyorsa, onun kılıç ve mızraklar altında can verdiği için değil, hakkında bunca yalan ve uydurmalar düzüldüğü için ağlamanın gerektiğini” söyler. Yine bir başka şia düşünürü Ali Şeriatî' bu konu ile alakalı “Keşke ben de seninle olsaydım da şehadetin büyük feyzine ulaşsaydım” mantığını şiddetle tenkit eder ve Hz. Hüseyin için tutulan yaslarla ilgili olarak da şöyle der:“Mesele, şehitlerin efendisi için şehadet ânına kadar “ölümlü efsâne,” şehâdetten sonra “ebedî efsane,” şimdi de tüm zaman ve zeminlerin yaşayan efsanesidir. Bu düşüncede olan “hareket eden ölü bir kesim”in Hüseyin gibi ebedî bir efsâne olan biri için değil de, kendileri gibi “aşağılık bir ölü” için yas tutmak olduğunu anlamaları gerekir. Şeriati. Şiilere, Hüseyin'in ölümüne ağlamakla leş olup gidişiin tesellisini bulmak ve ruhlarına sevap kazandırmak yerine, onun izinden yürümekle, leş olup gidişii önlemeyi ve hareket eden ölü bedenlerine hayat ruhu vermeyi tavsiye eder
Musa el-Musavî de Âşûrâ gününde dövünmeye karşı çıkar ve “Tarihte hiçbir mukaddes ayaklanma Şiîlerin, Hüseyin sevgisi bahanesiyle Hüseyin ayaklanmasını çirkinleştirdiği kadar çirkinleştirmemiştir” diyerek bunun bir çirkinlik olduğunu nazara verir. İmamlara nispet edilen, “Hüseyin'e ağlayan veya ağlar görünen için Cennet Vâcip olmuştur” rivâyeti için de ,“Haşâ ki; İmam'dan böyle bir söz sâdır olmuş olsun!” der. Sonra da şöyle bir tashih çağrısı yapar:“İmam Hüseyin'in ayaklanmasını çirkinleştiren ve tamamen ters gösteren câhillerin bu gibi hareketlerini engellemek için, İmamiyye Şiîlerinin münevver tabakası, büyük gayret sarfetmelidir. Vâiz ve dâvetçilerin ise, daha açık ve şahsiyetli rol oynamaları icabediyor. Çok açık bir şekilde ifâde etmek istediğim gerçek odur ki, Âşûra günü İmam Hüseyin'i şehadete sevkeden sebep Şiîlerin çizmek istediği şekilden tamamen ayrı ve yücedir! Hüseyin, halkın kendisi için ağıt yakıp dövünerek zavallı göstermesi için değil, insanlara, fedakârlık, kararlılık, yiğitlik, zulüm ve istibdadata karşı mücâdele dersi vermek için şehid olmuştur. Bu itibarla İmam Hüseyin'in şehadetini anma töreni, hem güldüren, hem ağlatan câhilce ve aptalca hareketlerden uzak, onun şerefine yakışır bir tören olmalıdır! Nutukların irad edildiği, beliğ kasîdelerin bulunduğu Peygamberin, Ehl-i Beytinin ve Ashab-ı Kira-mın Allah yolunda cihad ve fedakârlıkla dolu hayatlarının anlatıldığı kültürel törenler yapılsa ne kadar iyi olurdu!“İşte böyle, Hüseyin'i anarken, yıkılmalı değil, yeniden yapılanmalıyız. Hüseyin'i mücâdele meydanlarında çirkinleştirip kötülemeksizin ona şeref hakkını tanımalıyız. Şâyet Hüseyin'in taraftarı ve sevenleri isek.”Musa el-Musavî bu konuyla ilgili olarak şöyle bir hatırasını anlatır:Şiîlerin tanınmış bir âlim ve şeyhinden otuz yıl önce duyduğum, hikmet ve aydınlık sözlerle dolu bir konuşmayı nakletmek istiyorum. O nur yüzlü çok yaşlı şeyh yanımdaydı. Gün on Muharrem, saat öğle vakti, tam oniki, mekân Kerbelâ'da İmam Hüseyin'in kabri. Bir de baktım ki, Hüseyin'e yas mâhiyetinde kılıç ve kama ile başlarına vuran büyük bir kalabalık kabrin bulunduğu yere geldi. Başlarından ve vücutlarının her tarafından akan kan insanı iğrendiriyordu. Arkalarından omuzlarını zincirle döven bir grup geldi. Burada ihtiyar âlim ve şeyh bana sordu:“Bu insanlar niçin başlarına bu kadar felâket getirirler?“Ne dediklerini duymuyor musun? Hüseyin'e ağlayarak ‘Vah Hüseyin'im’ diyorlar.”“Şimdi Hüseyin Yüce Allah'ın huzurunda değil mi?”“Evet.”“Hüseyin şu anda ‘Allah'tan korkanlar için hazırlanan ve göklerle yer genişliğinde olan Cennette’ değil mi?”“Evet.”“Cennette kapalı incilere benzer hurîler yok mu?”“Var.”Şeyh derin bir nefes alarak çok üzgün bir edâ ile şöyle dedi:“Vay bunların haline, ne kadar câhiller. Halen ‘Çevrelerinde hizmet için ölümsüz gençler dolaşan, main çeşmesinden doldurulmuş testilerin, ibriklerin ve kadehlerin bulunduğu Cennette olan bir imam için neden bunları yaparlar?”
Hz. Hüseyin'in ve Hz. Hasan’n vefatından sonra iman olarak insanların ona beyat Edildiğine dair, muahhar( sonradan yazılmış) Şii eserlerini bir yana bırakacak olursak, ilk Şii kaynaklarda herhangi hir rivayete rastlamak mümkün değildir. Her ne hikmetse bu konular şii kaynaklarına çok sonraları girmiştir. Hz. Hüseyin de babası ve abisi gibi ilk üç halife'yi tanıyor ve itiraz etmiyordu. Ancak, diğerlerinden farkı halifenin secilmesinin şura heyetinden tek kişi bırakılmasını tasvip etmezdi. Buna rağmen abisi Hz hasan ile birlikte Hz Osman ı ihtilalcilerden uzun süre korumuş hatta bu uğurda yaralanmışlardı.
24 Ağustos 2010 Salı
SAHABE NASIL ALGILANMALI VE ŞİACILARIN SAHABEYLE İLGİ İNANCLARI
Başlangıç itibariyle sahabe; her toplumlarda olduğu yada olacağı gibi; içinde seviye, anlayış, maddiyat, ve kültürel anlamda “a” dan “z” ye her tipten insanın olduğu bir yapıdadır. Yirmi üç yıl boyunca Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabını; İslam'ın üstün değerleriyle eğiterek bütün insanlığı bu yüce dine davet etmek üzere hazırlamıştır. Sahabe öğrenilmesi gereken İslami gerçekleri kesinlikle bütünüyle anlıyorlardı. Şayet anlayamadıkları bir şeyler olsaydı kesinlikle onu Resûlullah'a (s.a.v.) sorarlardı. Özellikle hayatlarında kendilerini doğrudan ilgilendiren bir şeyleri olmuşsa, hele bu mesele bilhassa inanç yönünü ilgilendiriyorsa, kesinlikle açıklamasını da istemekteydiler.
Onlar o güzel tedrisata teslim olmuşlar, adalete uygun olan her şeyi yasamaya, doğru bildiklerini dile getirmeğe, İslam ahlak ve faziletini İslâm diyarının her tarafına ve imkânları ölçüsünde dünyanın diğer kesimlerine yaymağa; kendileri, babaları ve çocukları aleyhinde de olsa bu adalet ölçüsünden ayrılmamağa gayret eden insanlar olmuşlardır. Şuna belirtmekte fayda vardır "Sahabe'nin adaleti" ifadesini, onlara "masumiyet/günahsızlık" izafesi gibi anlamak derin bir yanılgıdır. Bu ifade onların günahsızlığını değil, Din'in gelecek kuşaklara kavli ve fiilî olarak ideal tarzda aktarımındaki güvenilirliklerini anlatmaktadır. Bir Sahabenin adil olması demek, hadis rivayetinde dürüst davranması, Hz. Peygamber'e yalan isnad etmemesi demektir. Elbette Sahabe günah ve hatadan masun değildir, diğer insanlar gibidirler. Onlar da günah işleyebilirler. Ehl-i Sünnet arasında onlara böyle bir vasıf izafe eden de olmamıştır. Nitekim bu durumda olan bazı sahabelerin Hz. Peygambere gelerek vaziyetlerini anlattıklarını biliyoruz. Onların hata edip, günah işlemeleri hiç bir zaman hadis rivayetinde hile yaptıkları anlamına gelmez. Herkes gibi onlar da unutabilir, yanılabilirler. Ama kasıtlı olarak Hz. Peygambere yalan söz isnad edemezler Sahabeyi sahabe yapan onların masumluğu günah işlememesi değil işlediği günahlara karşın Hz Adem gibi pişmanlık duymalarıdır. Sahabe döneminde içki içenler olmuş, mevzi de olsa zina yapan ve hırsızlık yapanlar olmuştur. Bunlar bunun akabinde Hz peygambere gelerek suçlarını itiraf etmiş çok pişman olmuş kendilerinin cezalandırmalarını talep etmişlerdir. Günahlarının cezasını dünyada çekip öbür tarafa bırakmak istememişlerdir. Bu tür olumsuzlara bulanmış sonra cezasını kendi isteği ile çekmiş üç beş olayı geçmeyecek sayıda hadise yaşanmıştır. Cahiliye geleneğinden gelen onca insan İslami terbiye sürecinde ortaya çıkan üç beş kişinin davranışlarında tabi ki bizler için önemli mesajları içermektedir. Bugünün insanları işledikleri çok büyük günahları bile saklamakta onun için her hangi bir müeyyideyle karşılaşmamak için elinden gelen ne varsa yapmaktadır. Şu da bir gerçektir ki o dönemde yaşayıp kâinatın efendisini gerçek anlamda tanıyanlar çok şanlı bir nesildi. Peygamber gibi yüce bir insanı görmüşler onun sohbetlerinden geçmişler, onun her sözüne şahit olmuş bunlardan hangilerinin ibret için söylendiği, hangilerinin altında sünnetin yattığını öğrenmiş, hiçbir detayı kaçırmamak adına her sözü sorgulamış, O’nun arkasında ibadet etmişler islamı hep beraber yücelere taşımış akıl ve hayallere sığmayacak güzellikleri ve acıları hep beraber yaşamış bir guruptur. Nasıl ki sahabe, Müslüman olmadan evvel anlayamadıkları yani ikna olamadıkları bir şey karşısında, hemen silaha sarılıp peygambere karşı harb etmişlerdir. Fakat gerçekleri görüp ikna olunca yani Müslüman olunca da, hemen onu savunmak için mallarını, canlarını ve çocuklarını ortaya koymaktan kesinlikle çekinmemişlerdir... Oysaki onlar anlayamadıkları, iç yüzünü kavrayamadıkları, kısaca bilemedikleri bir din ya da inanç adına bunu yapmamışlardır. Tam aksine şuurunda oldukları bir inanç için yapmışlardır.
Evet, sahabe şeriatla ilgili bir takım müşkülat ve meseleleri Hz. Peygamberden sormuşlardır. Fakat bütün bu sordukları şeyler amelî olan yani nasıl tatbik edileceği ile alakalı olan şeylerdi. Yoksa itikada bağlı şeyler, değildi. Nitekim Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle der:
"Peygamber (s.a.v.)'in ashabından daha hayırlı bir topluluk görmüş değilim. Onların HZ. Peygamber (s.a.v.)'e, vefat edinceye dek sordukları onüç soru Kur'ân'da yer almaktadır.
Bu sorular; kadınların ay halinden, haram aylardan, yetimlere ait hüküm v.b. meselelerden ibaretti. Nitekim bu ayetlerde "Sana hayız dan sorarlar, sana haram aylardan sorarlar, sana yetimlerle ilgili sorarlar..." diye buyrulmuştur. Onlar sadece kendilerine yararlı olan şeyleri soruyorlardı" (. İbn Kayyım el- Cevziyye, İ'lâmu'l-Muvakkîn, 1/71. )
"Miftahu's-Saâde" adlı eserin yazarı derki: "Hz. Peygamber (s.a v.) döneminde sahabe tek bir akide üzereydiler. Çünkü onlar bizzat vahiy dönemini yaşadılar. Doğrudan doğruya Hz. Peygamberin sohbetinde bulundular. Dolayısıyla kendilerinden şüphe ve vehim denen şeyi önlemiş oldular..." (Miftâhu's-Saâde, 2/162.)
İbnu'l-Kayyım da şöyle demektedir: "Sahabe birçok ahkâm meselesiyle ilgili tartışmalarda bulunmaktaydılar. Fakat sadece ahkâm ile ilgili meselelerde tartışıyorlardı. Kendileri mû'minler önde gelen isimlerinden oldukları kadar, iman yönünden de mû'minlerin en mükemmelleriydiler. Fakat yüce Allah'a hamdolsun ki sahabe, hiçbir vakit yüce Allah'ın isim, sıfat ve fiilleriyle ilgili olan tek bir meselede tartışmamışlardır."( İbn Kayyım el- Cevziyye, İ'lâmu'l-Muvakkîn,1/49 ve Makrizî, el- Hıtât, 4/180)
Dost ve arkadaşlarını bizlerden çok iyi tanıyan ve bilen Hz Peygamber onlarla ilgili şu sözlerini boşuna söylememiştir.
“Nesillerin en hayırlısı zamanımda yasayanlardır. Sonra iman ederek onları takib edenler ve onları da takib edenlerdir” (Ahmed b. Hanbel Müsned No:3594 K 26, B:1)
Asr-ı saadet İslam tarihinin altın sayfasını oluşturmuştur. O asır kadar bereketli, ahalisi güçlü, kuvvetli, cihada karşı samimi ve dogru, Allah yoluna yapılan da'veti yeryüzünün her köşesine yaymıs bir asır daha görülmemistir.
Bu dönemde hafızlar her tarafa yayılmıs, tabiîn gençleri sahabilerin bulundugu yerlere giderek onlardan hadisler ezberlemis, sünneti kaybolmaktan kurtarmışlardır, onları takip eden diger gençler de Tabiî'nin Ashab'tan hadis nakledenlerine giderek onlardan hadis alıp ezberlemislerdir. Böylece sünet emaneti Mâlik, Ahmed ve diger tedvin ehli olan zatlara ulastırılmıstır. Allah'ın kitabından sonra müslümanların en degerli ve kıymetli varlığı sünnetin bugünlere ulaşılması sağlanmıştır. Bütün bunlarla sahabe ve cocukları dünyanın en güçlü devletini oluşturmuş, islamı Asya, Afrika ve Avrupaya kadar götürmüş oralarda islam devletleri kurulmasını sağlamışlardır.
Sahabe hayatını inceleyip onların insan olmaktan kaynaklanan kusurlarını tespit edip onları gözden düşürmeye calışan bir mantık ile Kuran-ı kerimi bir şey öğrenmek ve ibret almak niyeti ile değil de, içinde görmek isteği celişkileri ortaya cıkarmak ve kuran a iftira atmak amacıyla inceleyen bir papaz arasında bir fark bulunabilir mi? Bugün dünyanın her tarafında ezan sesleri duyuluyor ise hepsi onların ektikleri tohumların meyvesidir. Şimdi yirmibirinci yüzyılda, bin dörtyüz küsür sene önce yaşamış onca hizmeti ve şahsiyetli geçmişleri olmuş insanların kusurları nelerdi, nerde yanlış yaptılar? Onları nasıl karalayabilirim? Tarih kitaplarında bir ipucu bulurda onu asıl mecrasından uzaklaştırıp çok farklı anlamlar çıkarmasını sağlarım da bunları önçe inananların gözlerinden düşürüp güveni sarsarım. Sonra da onların bize ulaştırdıkları bilgileri değersiz kılarım düşüncesi ve fitnesi ile yatıp kalkan altniyetlerin var olduğunu bu amaçla yazılmış kitapları incelediğiniz zaman çok açık ve net görebiliyorsunuz. Hem onların amaclarını öğreniyor hemde bu niyetler uğruna ne yalanlar, iftiralar ve iğretiler üretildiğini fark ediyorsunuz.
İslamın tamamlanması 23 yılda olmuştur. Bu sürecde peygamberimizin etrafında olan insanların eğitimi islama ısındırılması bir takım alışkanlıkları kazandırılması ve bu esnasda kişilerin genele ya da Hz Peygamberimize yönelik kusurları anında Allah ın ikazına sebep oluyordu. Bunu fark eden muhataplar tövbe ediyor bir daha bu hatayı yapmamak üzere kendini frenliyordu. Bir başkası başka alanda hata yapıyor yine uyarılıyor ve muhataplar ayağını buna göre denk alıyordu. Cehaletin cukurundan kurtulan bu insanlar yirmi üç yıl içinde insan olmanın vasfını iyice kazanmışlardı. Bu sürecin içinde iyi niyetli olmayan ancak islamı kabul etmiş görünüp inananların arkasından düzen kuranlarda vardı. Bunlar savaş esnasında inananları yanlış yönlendirmeye kalkıyorlar, savaşın tam ortasında savaş alanını terk edip gidiyolar, farkı aileleri birbirine düşürüp nifak cıkartıyorlardı. Bunlarda Hz Peygambere bildiriliyordu. Hatta bunlarla ilgili münafukın suresi nazil olmuştur. Sürecin bütününde hata yapa yapa öğrenen sahabe olduğu gibi sürekli fitne cıkaran münafıklarda bulunmaktaydı. Bunların daha sonraları İslam toplumundan kovulduğunu biliyoruz. Bu ayırımı yapamayan ya da yapmak istemeyen münafıkları sahabeden birileri olarak niteleyen, bu süreci tersine cevirmek isteyen adı Müslüman olan insanları da unutmamak gerek.
Bu konuyu iyi kullanan uydurma tarihin mimarlarından olan ve bugünkü Şiilerin sahabe nesliyle ilgili en güvendikleri isim yalancılığı ile tanınan Lut b. Yahya, Hişam b. El-Kelbî ve oğlu gibileri bunları meşhurlarındandır. İbnül Mutahhar lakabıyla anılan Şiilerin meşhurlarından olan kişi “Minhacül Kerâme” isminde bir kitap yazmıştır.
El-Kelbî, sahabe hakkındaki eksikliklerle ilgili rivayetlerin de sahibidir. Sahabe kusurları ile alakalı yazdığı kitap, şianın sahabe hakkındaki ana kaynağıdır ki, bunun büyük bir çoğunluğu yalanlarda doludur. Diğer kısımları ise tahrif edilmiştir. Şiilerin sahabe ile ilgili inanclarını oluşturan yalan ve tahriflerden oluşan bu görüşlerin sahipleri, Ebu Mihnef Lut b. Yahya ve Hişam b. Muhammed b. Es-Sâib el-Kelbî gibilerdir. Şiiler görüşlerine delil olarak Hişam el-Kelbî'nin eserlerini gösterirler. Hâlbuki Hişam insanların en yalancısı olan bir şiîdir. Babasından ve Ebu Mihnef'ten rivayet ediyor ki, her ikisi de terkedilmiş yalancılardır. İbn-i Hibban, Tebuzeki, Hemam: El-Kelbî,’nin sebe olduğunu ve kendisinin “Ben Sebeîyim” dediğini işittiklerini söylüyor. Onlara göre Ali (r.a.) ölmemiştir. O dünyaya gelip zulümce dolan bu dünyayı adaletle dolduracaktır.
İbn-i Hibban, Kelbî'nin dindeki yeri ve açık olan yalancılığı meydandadır demektedir.
Ahmet b. Zuheyr, diyor ki, Ahmed b. Hanbel'den Kelbî'nin tefsirini okumanın caiz olup olmadığını sorunca, caiz değildir, cevabını aldım. Ebu Avane, Kelbînin şöyle dediğini işittim diyor:
Cibril vahyi Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) yazdırıyordu. Tuvalete gittiğinde, Ali'ye (r.a.) yazdırmağa başladı. İbni Maîn şöyle diyor:
Yahya b. Ya'la babasından naklen şöyle diyor:
Kelbî'ye gider gelir Kur'an okurdum.. Bir gün onun şöyle dediğini işittim:
Bana öyle bir hastalık geldi ki ezberlediğimi unutturdu. Sonra Rasulullah'ın yakınlarına gittim. Ağzıma tükürdüler ve hemen unuttuklarımı hatırladım. Ben de ona, vallahi bundan sonra senden hiçbir şey nakletmeyeceğim dedim ve onu terketim.
Ahmed b. Hanbel Hişam el-Kelbî hakkında ,
“İlim ve söz sahibi olan bir kimsenin ondan hadis naklettiğini zannetmiyorum.”
Dârekutnî onun için “Metruktür.” diyor.
İbn-i Adiy: “Kendisine fazla seminer verdirilen Hişam'ın güvenilecek hiçbir şeyini bilmiyorum. Babası da yalancıdır,” diyor.
El-Leys ve Süleyman et-Teymî'de:
“Hişam yalancıdır,” diyorlar. Yahya da hakkında “O bîr şey değildir, yalancı ve değersizdir.” diyor.
İbni Hibban da şöyle diyor:
“Hişam el-Kelbî'de yalancılık o kadar açıktır ki diğer vasıflarını ortaya koymaya hacet yoktur.”
İkincisi:
Doğru olan rivayetlerdir. Bu tür rivayetlerde ashabın noksanlıklarına dair haberlerdir ki onlardı cahiliye döneminden kopup İslam neferi haline dönme safhasında ki yalpalanmalardır. Bir kısmı da mazeretleriyle alakalıdır..
Bu yalancıların rivayetlerinde asil ve şerefli ashab ve tabiîn nesline hücum edilerek cihadlarını yerilmis, iyiliklerini çirkinleştirmeye çalışılmış, yüce ahlâklarından dolayı kesbettikleri faziletlerini inkâr edilmiş, öyle ki, onlarla savaşan küfür ehlini hayrete düşürecek şekilde iyiliklerini kötülüğe çevirmiştir. Bu şaşkın hareket o kadar ileriye gitmiştir ki, Müslümanlar İspanyanın idaresini ellerinde tuttukları sırada, papazlar İbn-i Hazm ile münakasa ederlerken Şiacıların bu hareketlerini ileri sürmüşler Kur'ân'ın tahrif edildiğini iddia etmeye kalkışmışlar ve bu iddialarını inananlara karşı kullanarak dinden soğumasını sağlamışlardır. Gerek hz peygamber dönemde gerek sonraki iki asır da islama hizmeti dokunmuş kişi ya da kişiler yoktur ki, bunların hücumuna uğramayıp iftira ve yalanlarına hedef olmasın. İşte bu tür iğrenç oyunların etkisinde kalmamak için, her müslümanın bu tür rivayetlere itibar etmemesi, gösterdikleri kaynaklara aldanmaması, her söyledikleri şeyin arkasında bir iftira, yalan ve hilenin saklı olduğunu görmesi gerekir.
Bu cercevede asırlardır oluşturulan görüşlerden örnekler vermek gerekirse;
İlk üç halifenin itikadi yönden küfürde olmasalar bile amel olarak küfürde olduğu görüşünden tutunda onlara put dendiği hatta kâfir olduğu çeşitli kaynaklarında sayılmaktadır. Hz Ebu Bekir’in aslında zengin değil fakir biri olup onun cömertlhiği ile ilgili anlatılanların doğru olmadığını, Hz peygamberimiz hicret esnasında onu yanına arkadaş olarak değilde putpereslere haber verir endişesi ile yanına aldığını, bazı kaynaklarında da Hz Ebu Bekir’in Hz Peygamberin yerini söylemek için gizlice arkasını takip ettiği, çok korkak birisi olduğunu, Hz Ömer’ bilinçli bir şekilde Hz Ali nin hakkının gasp edilmesini sağladığını, uhut savaşında Hz Muhammedin kafirlerce öldürülmesini sağlamak için yerini gösterdiği, onun oğlan hastalığına müptela olmuş birisi olduğunu, Hz Fatımanın kapı arkasına sıkıştırarak ölümüne sebep olduğunu, bağırıp cağırdığı kadar cesur ve adam olmadığı, iddialarından bir kacıdır.
Osmanın, ehil olmayanları ve akrabalarını iş başına getirdiği, hatta onlardan bazılarının fâsık ve hâin olduklarını, bunların fiileri ile ilgili sayılamayacak kadar söylemlerinin bulunduğu bilinmektedir
Talha nın zengin olduğu doğru dürüst zekât vermediği, Hz Ali kendisine valilik vermediği için onu terk ettiği, Hz Peygamberimizin hanımı Hz Ayşeyle evlenmek istediği, “ O bizim hanımlarınızla evlendi biz de onun hanımları ile evlenelim” gibi edebe sığmaycak yakıştırmalarla anlatıldığı, Cemal Vakasında HZ. Talhaya Hz Ali’nin beddua ettiğini ve o anda öldüğünü söylemektedirler
Peygamberimizin hanımı ve göz bebeği Hz Ayşe’nin iffetinden şüpheye düşecek haberler yapıldığı, onun peygamberimizin hanımı olmasının ötesinde hiçbir değerinin olmadığı, Peygamberimiz nikâhının feshi için torunlarına yetki verdiği ve bu yetki ile boşanmasının sağlandığı,
Ebu Hüreyre’nin yalancı bir Yahudi olduğu, çok hadis rivayet ettiği ve valilik yaptığı dönemde halkı soyup zengin olduğu için Hz Ömer tarafından dövülerek kafasının kırıldığı anlatılmaktadır. Aynı kişilerle ilgili başka iftiralar olduğu gibi diğer cennetle müjdelenen sahabeler ile islama hizmeti dokunan bütün sahabe ile alakalı çok çirkin iddialar mevcuttur.
Hakiki İslam tarihi sayfalarında bunlardan hiç birinin anlatıldığı gibi olmaması bir yana söz konusu kişilerin hayatları etrafındaki insanların onlarla ilgili söylemlerine bakıldığında bütün bunların yalan ve iftiradan başka bir şey olmadığını ortaya cıkmaktadır. Aslında sahabeye ve ilk üç halifeye bu kadar saldırılmasında onlar acısından yanlış bir tarafı yoktur. Çünkü sahabe yok edilemezse yalan üzerine kurulmuş bir akide neyle ayakta tutulabilir ki? Çünkü onlar islamın ve peygamberimizin nasıl anlaşılması gerektiği konusunun tek canlı tarihi ve şahididir.
Şimdi bu iftira ve yalanların aslını araştıralım
Kişileri bir biriyle kıyaslama doğru bir şey değildir. Çünkü her birisinin diğerinden farlı diğerine göre üstün yada zayıf tarafları vardır. Eylemlerini bile kıyaslamak doğru değildir. Çünkü her birisi diğerine göre farklı zamanlarda görev yaptıkları için şartları farklı farklıdır. Buna rağmen söz konusu güzel insanların hayatları kısaca incelendiğinde, Hz. Ebubekir'in yönetiminde nassa aykırı hiçbir eylemi olmadığı görürülür. Hatta Şiilerin iddia ettikleri fedek arazisi üzerine koparılan tufanın arkasında bile onları haklı kılacak bir şey yoktur. Çünkü Hz Ebu Bekir ve diğer halifeler şer'î hükümleri nasıl uygulayacağı konusundaki delileri Hz peygamberden almışlardır. Halife Ebubekir Es-Sıddık (r.a.) bir şeyi kesin olarak bilemediğinde de Ashabı- Kirama sorardı. Hatta ninenin mirastaki payını Ashaba sormuştur. Onlar da Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nineye altıda bir verdiğini kendisine bildirmiş o du bunu uygulamıştır. Diyecekler ki diğer peygamberler kendi yakınlarına miras bırakmadı mı? Onların bıraktığı miras sanıldığı gibi bağ bahce değildir. İlim mirascısı ve varisleridir. Yani bu tezi savunanların tutunacak hiçbir dalı yoktur. Yalan ve iftiradan başka. Bakınız o günün şahitleri söz konusu kişi hakkında ne diyor. Ebu Davud'un, Kitabüz-Zühd'te sahih bir senedle Hişam b. Urveden rivayet ettiğine göre Hişam, babası Urve'nin: Ebubekir (r.a.) İslâmı kabul ederken kırkbin dirhemi olduğunu kendisine haber verdiğini beyan etmektedir. Urve diyor ki: Aişe (r.a.), Ebubekir (r.a.) vefat ederken ne bir dinar ve ne de bir dirhem bıraktığım, bana haber verdi, diyor. Usame b. Zeyd b. Esleme'den gelen bir başka rivayetle, Ebubekir'in ticaretle tanındığı, Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bisetinde kırkbin dirhemi olduğu, hicret ederken bundan ancak beş bini kaldığı, onu da aynı şekilde Allah yolunda harcadığı, Ebubekir'in, parasıyla köle azad edip, durmadan müslümanlara yardım ettiği beyan edilmektedir. )
Zahitliği bir türlü hazmedilemeyen Hz.Ebubekir’in insanların en cömertlerindendi. Ticaret yaptığı malının tümünü Allah yolunda infak etmiş bir tek abası kalmıştı ki, yere oturunca onu altına sererdi. Ebubekir (r.a.), halife olunca da, ne bir câriye ve ne de bir mülk edindi.
Halife olunca da nafakasını temin etmek için omzuna elbise alır, çarşıya gider ve onları satardı. Muhacirler onu bu halde görünce, beytül malden günde iki dirhem almasını istediler. Bunun üzerine Ömer (r.a.), Ebu Ubeyde'ye yemin vererek bunun caiz olup olmadığını sorunca, Ebu Ubeyde caiz olduğunu söylemiştir. İbn-i Zencüveyh (İbn-i Zencüveyh, Hümeyd b. Mahled olup güvenilir olduğu sabittir. Kendisi hadiste hafız olup H. 247 de vefat etmiştir. ):
Ebu Bekir (r.a.) bütün malını infak etmesine karşın Hâlbuki ondan başkası, mal mülk edinmiştir. Hz. Ömer (r.a.) ve Hz.Osman'ın (r.a.) uygulamalarında ufak tefek hata olmuşsa da Hz Ali'nin (r.a.) ki her ikisininkinden daha fazla olmuştur. Mesela:
Ali (r.a.), kocası vefat ederken hâmile olan kadının “eb'ad'ül eceleyn” iddet beklemesine hükmetmiştir. Hâlbuki Buhari ve Müslim'de rivayet edilen ve Subey (r.a.) ile ilgili olan hadiste beyan edildiği gibi hâmile doğurur doğurmaz nikâhının kıyılması helâl olur.
(Eb'ed'ül-eceleyn: Hâmile kadının kocası vefat ettikten sonra, hamilenin veladetiyle vefat arasındaki zaman dört ay on günden az ise, kadının o müddeti dört ay on güne tamamlanmasına eb'ad'ül-eceleyn denir. Aslında doğru ve râcih olan görüş, kocası vefat eden hamilenin doğum yapar yapmaz nikâhının helâl olmasıdır. Koca bir gün önce vefat etse de bu böyledir. )
Şafiî, (Allah Ona rahmet eylesin) Ali (r.a.) ve İbn-i Mes'ud'un nasslara aykırı olan hükümleriyle ilgili olarak bir kitap derlemiştir.
Şâfiîden sonra Muhammed b. Nasr el-Mervezî de Ondan fazlasını toplamıştır. Mervezî Kûfelilerle münakaşa ettiğinde onlara delil olarak nass getirmesine rağmen Kûfeliler:
“Biz Ali (r.a.) ve İbn-i Mes'ud'un görüşleriyle amel ederiz” diyorlardı.
Bunun üzerine Mervezî bizzat Kûfelilerin veya diğerlerinin terkettiği ve Ali (r.a.) ile İbn-i Mes'ud'un görüşü olan bazı meseleleri toplayarak onlara şöyle dedi:
“Size topladığım bu meselelerde Ali (r.a.) ve İbn-i Mes'ud'a muhalefetiniz caiz ise nassa aykırı olan diğer meselelerde de onlara muhalefet etmeniz gerekir.”
Onların bu uygulama hatalarında hâşâ Allah ın hükümlerine karşı gelip reddettiklerini düşünmek ne kadar sacma. Ayetleri anlama farklılğından ictihat farklılığından başka bir şey değildir. Onlar amelen küfür içinde asla değillerdir. Ama görüldüğü gibii herkezde bir yanılgı olabilir. İyi niyet cercevesindeki bu yanılgılar onlara zem etmeyi gerektirmez. Haricilerin Hz Ali ile alakalı görüşleri çok bilindiktir. Hz Ali yi küfürle itham ettiklerinden onun ölümüne sebep olmuşlardır. Bu sapkın görüşün nasıl ki bir haklılığı yoksa Şiacıların da diğer sahabe ile alakalı sapkın görüşlerinin hiçbir geçerliliği ve haklılığı yoktur. Buradaki amac hz Ali nin halifeliği süresince ne kadar hata yaptığını göstermek değil, hatanın insan için var olduğunu ilk üç halife ve diğer sahabenin hata yapacağı gibi, Hz Ali nin de hata yaptığının bilinmesidir. Ona ayrıcalık tanıyıp diğerlerini saldırı merkezine oturtmak pek adil değildir.
Ali (r.a.) halife olmasıyla birlikte akrabalarından olan İbn-i Abbas'ı Basra'ya, Ubeydullah b. Abbas'ı Yemen'e, Kuşem ve Ma'bed adlı Abbas'ın iki oğlunu Haremeyn'e, kız kardeşinin oğlu Ca'de b. Hübeyr'i Horasan'a, Hanımının oğlu ve Muhammed b. Ebibekir'in kardeşini Mısır'a vali olarak tayin etmiştir.
Ali'nin (r.a.) İslâmın yayılmaya başladı dönemlerde fakir olduğunu, durumunun giderek düzeldiğini, mezra ve hurmalıklara sahip olduğunu, vefat ettiğinde ondokuz câriye ve dört hanım bıraktığını söylemektedir. Şüreyk, Asım b. Küleyb'den rivayet ettiğine göre Muhammed b. Ka'b El-Kurazî şöyle diyor:
“Ali (r.a.), Ben, Rasulullah devrinde açlıktan mideme taş bağlardım. Fakat bugün malımın zekâtı kırkbin dirheme ulaştı” diyordu. İbrahim b. Said El-Cevherînin (İbrahim b. Said el-Cevherî, hadiste hafız olup, Müsned'i vardır. Hicrî 249 da vefat etmiştir. ) rivayetine göre de:
Dört bin dinar'a ulaştığını, söylediğine dair beyanı vardır. Ebu Bekir (r.a.) ve Ali (r.a.) her ikisi de zâhid olmalarına rağmen görülüyor ki biri infakta diğerine nazaran daha ileridir. Ömer (r.a.) de, zâhidlikte Ebubekir'in (r.a.) yolunu takib etmiştir. Ebu Ubeyde ve Ebu Zerr dahi bu hususta Ebubekir'in yolunu izlemişlerdir. Ama bir kısım ashab mal edinerek dünyadan istifade etmişlerdir.
İbn-i Hazm; Ali'nin (r.a.) gelir getiren arazilerinden biri Yenbu arazisi olup, her sene ekininden başka, bin deve yükü hurma getiriyordu, diyor.
Zühd; ses çıkarmamak, mal ve lezzetleri arzu etmemek, çoluk çocuğa meyletmemek mânâsına gelir. Bundan başka zühdün hiçbir mânâsı yoktur.
Ali'nin (r.a.) bu icrati hiçbir zaman ehliyetini, zühdünü ve yüceliğini küçülmemiştir. Böyle bir iddiası olan kimse de olmamıştır Ali (r.a.), kendisine helâl olanlardan istifade etmiştir. Vefat ettiğinde zevceler, cariyeler ve hizmetçiler bırakmıştır. Hatta kızlı erkekli yirmidört çocuğu olup, hepsine de yetecek kadar mülk terketmiştir. Bu tarihin bize ulaştırdığı bilgilerdendir. Doğrusunu Allah bilir.
Hz Ali’nin Cemel vakasında Hz Talha yaralanmasına çok üzülmesi Ağlayarak yanına gitmesi mübarek elleri ile, toprağı yüzünden silmesi, başını kolları arasına alarak, geçmişi yâd edmesi ve Hz. Peygamberimizin yaşadığı dönemde bulundukları orytam ile alakalı söylediği bir sözü ona hatırlatması, Talha’nında anlatılanı hatırlayarak hak vermesi tasdik etmesi esnasında Ali nin gözyaşları içinde öbür âleme göçmesi Cenaze namazının da Ali tarafından kıldırılması gerceğini hangi iftira yok edebilir ki?
Bu gerçekler İslam tarihlerinde mevcuttur. Sahabe arasındaki bu tür diyeloglar bile Şiacılar tarafından değiştirip karalanıyor olması bu duygusal ortamı bir yalan ile ters yüz etmeleri başka bir ibretlik olaydır.
Yalanın nasıl fitursuzca kullanıldığını bunun için hiçbir sınır tamadığını her tarihi olayda görmek mümkün işte bir örnek daha. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in ölümüne yakın bir zamanda üsamenin yönetiminde yapılacak olan sefere Hz Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in katılmasını emir buyurduğunu idda etmektedirler. Hz Peygamberimizin, “Üsâmenin ordusunu techiz ediniz”. Bunu defalarca tekrar etti. Orduda Ebubekir ve Ömer de vardı. Rasulullah Ali'nin gitmesini istemedi, çünkü kendisinden sonra bu ikisinin halifelik üzerinde hak iddia etmelerini menetmek istedi. Fakat Ebubekir ve Ömer (r.a.) Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) dinlemediler.” Demekte ve her fırsatda bu iki sahabenin Hz Peygamberimizin emrini yerine getirmediğini iddia etmektedirler.
Oysa bu doğru bir haber değildir. Yalandır. Tamamen uydurmadır.
Ebubekir (r.a.) kesinlikle Üsame'nin ordusunda değildi. Ömer (r.a.)'in orduda bulunduğuna dair yalnız bir tek görüş vardır. Gerçek ve tevatürle sabit olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hastalığı esnasında vefat edinceye kadar Ebubekir'i (r.a.) namazı kıldırmak için yerine imam olarak tayin etmesidir. Hatta Rasulullah'ın vefat ettiği günün sabah namazını Ebubekir (r.a.) kıldırmıştır.
Vefatından bir müddet önce Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hücre-i saadetinin perdesini kaldırıp, ashab-ı kiramı Ebubekir'in (r.a.) arkasında saf bağladıklarını görünce çok sevinmiştir.
Hâl böyle iken Ebubekir (r.a.) yola çıkmış olan Üsame'nin ordusunda bulunması mümkün mü?
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali'yi (r.a.) halife yapmak isteseydi bu iki zat Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emrine nasıl mâni olabilirlerdi?
Üstelik bütün müslümanlar Allah ve Rasulüne itaat ederek bu nass'ı uygulayacaklardı. Kaldı ki, Rasulullah, Ali'yi (r.a.) imamete getirmek isteseydi hastalığı esnasında yada çok daha önceden Onu yerine vekil olarak tayin eder, hiç de Ebubekir'i (r.a.) namaz için vekil tayin etmezdi. Ama yine aynı Şiacıların kaynaklarında Hz Ebu Bekir in imamlık yapmasını peygamberimizin emriyle değil kızı Hz Aişe nin Bilali Habeşi yi yönlendirmesiyle oluştuğunu daha sonra bu imamlığın Peygamberimizin emriyle engellendiğini söylemekteler. Bu kadar yalan ve bu kadar delilsiz isnatsız uydurmalar, düz mantığı ala bora etme, doğruları ters yüze cevirme ve takiyye yaklaşımı ile hangi kulvarda fikir alışverişinde bulunabilirsiniz ki….?
Hz Ömer’le alakalı karalama kampanyası tarih boyunca sürdürülmüş halende devam etmektedir. Bunlardan bir tanesi de Hz. Ömer’in bilinçli bir şekilde İmametin varlığı ve halifelik hakkının nassla belirlenmiş olduğunu bilerek Hz Ali nin hakkının gasp edilmesini sağlayarak bu hakkın başkasının eline gecmesinine neden olduğudur. Oysa Ömer (r.a.) Allah (c.c.)'ın en zekî kullarından biriydi. Yaptığı iddia edilen bu eylemin neticesinin ahiret hayatına nasıl yansıyacağını görmezden gelmesi mümkünmüydü? Ömer (r.a.), Rasulullah'ın (s.a.v.) amcası oğlu ve ehl-i beyti olan Ali'ye (r.a.) hiç düşmanlık eder miydi? Böyle bir şey nasıl iddia edilebilirki? Kaldı ki Ömer, sâde bir hayat yaşamış, sâde giymiş ve adaleti tatbik için sabretmesini bilmiştir. Neymiş, Ömer Hz Ali yi kıskanmışda onun için yapmış. Kıskançlığı olsayda Karunlar gibi yaşamazmıydı? Kompleksi olsaydı etrafındakilerin tenkitlerini dinler haklı bulduklarını anında uygulamaya koyarmıydı? Makama düşkün olsaydı oğlunu yerine veliaht tayin etmezmiydi?
İçi akıllıca doldurulmamış kurguların nefreti malesefki hala devam etmektedir ki, Hz Ömer (r.a.) şehit eden ebu lulunun iranda şatafatlı bir mezarı hala dimdik ayakta durmaktadır... Uluslarası mezhepleri yakınlaştırma komitesinden bir bilim adamı bu resimleri İran’ın devlet yönetiminde ileri gelenlere göstermiş, iran devletinden bu zalimce tavırdan beri olduğunu ilan etmesini istemiştir, İran yönetimi ise "buna yetkimiz yoktur" diyerek bu kinin devamının sürdürmesine katkı vermeye devam ettiklerini göstermişler bu mezarı meşruluğuna bir anlamda desteklemişlerdir. Bu mezarın duvarında ebu bekr'e, ömer'e, osman'a lanet etmekteler ve onlara şeytan ve tağut demektedirler.
Bu tür iddiaları tabiî ki diğer meşhur sahabelerin hepsiyle ilişkilendirmişlerdir. Oysa bu kadar kirli buldukları insanların yönetimi ile Hz Ali ninkini kıyaslasalar farklık bir şey olmadığını görecekler. Ama bunu yapamamaktadırlar. Çünkü onlara göre ilk üç halife ile, Hz.Ali nasıl yan yana getirilebilir ki..? Bu dar görüşü bir yere bırakarak bazı hususlara dikkatli baktığımızda hakikatten ilk üç halife ile Hz Ali nin uygulamaları arasında fazla bir farkın olmadığını görüyoruz. Mesela Osman r.a. ehil olmayanları ve akrabalarını iş başına getirdiği, hatta onlardan bazılarının fâsık ve hâin olduklarını, bunların fiileri ile ilgili sayılamayacak kadar söylemlerinin bulunduğu bilinmektedir. Oysa Ali'nin (r.a.) valileri Osman'ın (r.a.) valilerinden daha fazlası kendisine hiyanet ve isyan etmişlerdir. Hatta bazıları Muaviye'nin tarafına geçtiler. Ali (r.a.), Ziyad b. Ebi Süfyan'ı tayin etmiş O da Hüseyin'e (r.a.) karşı savaşmıştır. Esteri ve Muhammed b. Ebibekir'i tayin etmiştir. Ayrıca, Ali (r.a.) de anne ve baba tarafından olan akrabalarını tayin etmiştir. Amcası Abbas'ın oğulları olan Abdullah, Ubeydullah, Kuşem ve Sümame'yi tayin ettiği gibi Mısır'a da üvey oğlu Muhammed b. Ebi Bekr'i tayin etmiştir. Osman (r.a.), akrabalarını tayin etmesi hususunda Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) misâl almıştır. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Attab b. Useyd el-Emevî'yi Mekke'ye, Ebu Süfyan'ı Mecran'a, Halid b. Saîd b. As'ı bir başka yere vali olarak tayin etmiştir. Hatta Velid b. Utbe'yi de “Bir fâsık size haber getirince” âyeti ininceye kadar vali tayin etmiştir.
Osman (r.a.): “Ben Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tayin ettiklerinden veya onların kabilelerinden olanlardan başkasını vali olarak tayini etmedim.” Demiştir.
Bu iddialardan bir başkasının muhatabı Ebû Hureyre ye yapılan yakıştırmalara gelince, bu kişi Hz. Peygamber'in misafirperverliği ve cömertliği sayesinde yaşayan, Rasûlullah (s.a.s.)'ın mescidinde sadece ibadet ve ilimle meşgul olan Ehl-i Suffe'nin en ileri gelen siması idi. Hz. Peygamber'i büyük bir muhabbetle sevmiş, onun sünnetine uygun olarak yaşamış ve manevî yüce mertebelere erişmiştir (İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108, 110). Buhâri ve Müslim'in naklettiklerine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: 'Siz, Ebû Hureyre'nin çok hadis rivâyet ettiğini söyleyip duruyorsunuz. Ben fakir bir kimseydim. Karın tokluğuna Hz. Peygamber'e hizmet ediyordum. Muhâcirler çarşıda, pazarda alışverişle, Ensâr da kendi malları, mülkleriyle uğraşırken, ben Hz. Peygamber'in meclislerinin birinde bulunmuştum; buyurdu ki: 'İçinizden kim cübbesini yere serer de ben sözümü bitirdikten sonra toplarsa benden duyduğunu bir daha unutmaz. 'Bunun üzerine ben üzerimdeki hırkayı yere serdim, Hz. Peygamber de sözünü bitirince, onu topladım. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o andan sonra ondan duyduğum hiçbir sözü unutmadım' (Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 159; Buhâri, İlim, 42). Yine Buhâri, ilim bahsinde, hadise olan tutku bâbında (nr. 33) Ebû Hureyre'nin şöyle dediğini nakletmiştir: 'Ey Allah'ın Rasûlü, kıyâmet gününde senin şefâatine nâil olacak en mutlu kişi kimdir?' diye sordum. Rasûlullah buyurdu ki: 'Ey Ebû Hureyre, senin hadise olan aşırı tutkunluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim. Kıyâmet gününde benim şefâatime nâil olacak en mutlu kişi Lâilâhe illallah diyen kimsedir.'
Hoşsohbet, temiz ve ince duygulu, saf gönüllü idi (Zehebî, Tezkire, 1, 33). Emirlik ve valilik ona kibir vermedi. Üstelik alçak gönüllülüğünü arttırdı. Medine valisi Mervan'a vekâlet ettiği sıralarda, üzerine semeri bağlanmış bir eşekle, hurma lifinden örülmüş bir başlık başında olduğu halde çarşıya çıkar ve, 'Savulun emir geliyor!' dermiş (İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut 1380/1960, IV, 336
Hz. Peygamber ile nisbeten kısa sayılabilecek bir süre birlikte olmasına rağmen, onun hadislerini bu kadar büyük bir sayıda elde edebilmesinin sırrı ve sebebleri şöyle açıklanabilir:
Hz. Peygamber ile sık sık görüşmesi ve ona hiç çekinmeden her çeşit sorular sormasıdır (İbn Hacer, a.g.e. IV, 206). İlme olan tutkunluğu ve Hz. Peygamber'in ona bildiğini unutmaması için dua buyurmasıdır. El-Hâkim en-Nisâbûrî, Müstedrek'te (111, 508)
Ebû Hureyre'nin büyük sahâbîlerle görüşmesi, peygamber efendimizden sonra kırk yedi yıl yaşaması nedeniyle diğer sahabelerce duyulan bilinen hadisleri de onlardan alması, bunları yaymakla meşgul olması ve bu sayede ilminin artıp ufkunun genişlemesidir. (İbn Hacer el-Askalâni, el-İsâbe, IV, 204). Hz. Muhammed Ebû Zehv, el-Hadis, ve'l-Muhaddisûn, Kahire 1958, 134.)
Bütün bunların neticesinde Ebû Hureyre, Sahâbe içerisinde hadisi en iyi bilen, hadis almada ve rivâyet etme hususunda diğerlerinden daha üstün bir duruma gelmiştir. Onun rivâyet ettiği hadisler, diğer sâhâbilerde veya birçoğunda dağınık halde bulunuyordu. Bu yüzden onlar Ebû Hureyre'ye başvuruyor, hadis rivâyetinde ona dayanıyorlardı. İbn Ömer, onun cenaze namazında, ona Allah'tan rahmet dileyerek, 'Hz. Peygamber'in hadisini müslümanlar adına muhâfaza ediyordu' demiştir.
Ebu Hüreyre’nin tenkit edilmesinin en büyük sebeplerinden bir ikisi örneklendirmek gerekirse;
Bazı kişiler dini keyfi ve arzulara uygun bir bicimde yorumlamasına engel olan, dine yönelik hile ve tuzakları sonuçsuz bırakan bir kısım hadislerinden kurtulmak istemektedir. Bu saldırıların yönü yalan ve zayıf rivâyetlere veya anlamını tam manasıyla anlayamadıkları bazı sahîh hadislere dayandığı görülmektedir. Bundan başka, Ebû Hureyre Hz. Peygamber'den duymayıp diğer sahabeden duyduğu bir hadisi kendisine rivâyet eden şahsın ismini vermeyerek, Hz. Peygamber'den kendisi duymuş gibi rivâyet ederdi. Bu davranışı bazı kişilerce garip karşılandı. Ayrıca, Hz. Peygamber'den naklettiği hadisleri halka öğretmeyi, ilmi gizlemenin günahındân kurtulmak için, kendisine bir görev sayıyordu. (Buhâri, İlim, 43). Bu anlayış onu her öğrendiğini başkalarına anlatmaya yöneltmişti. Öyle ki anlattığı hadis sohbet ettiği ortamda bulunanların işine yarasın yaramasın fıkıh konusu dışınada kalsın kalmasın her şeyi herkese öğretmek istiyor, bu yönde calışmalarda bulunuyordu. Devrin Halifesi Hz. Ömer içinde bulunduğu ortam gereği, halkın herşeyden önce Kur'ân ile meşgul olmasını, ameli konuların dışında kalan hadisleri az rivâyet etmelerini, halkı yersiz bir tevekküle götürecek ruhsat hadisleriyle, halkın anlayamayacağı müşkil hadisleri halka rivâyet etmeyi uygun görmüyordu. Bundan başka çok hadis rivâyet edenlerin, rivâyet sırasında hata yapabileceklerinden ve benzeri şeylerden de endişe ediyordu. Bütün bu sebeplerle, Hz. Ömer sahâbîleri çokça hadis rivâyet etmekten alıkoymuş, Ebû Hureyre'ye de ağır konuşmuş ve onu Devs'e sürmekle tehdid etmiştir. Çünkü Sahâbe içerisinde en çok hadis rivâyet eden oydu. İbn Kesir bunu naklettikten sonra şöyle der: 'Bildirildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) daha sonra Ebû Hureyre'nin hadis nakletmesine izin vermiştir (İbn Kesir, a.g.e., VIII, 106; M. Ebu Zehv, a.g.e., 159). Hatta İbn Ömer daha sonraları şöyle demiştir: 'Ebu Hureyre benden daha hayırlı ve naklettiğini daha iyi bilendir.' Cennet'le müjdelenenlerden biri olan Talha b. Ubeydullah da: 'Şüphe yok ki Ebû Hureyre Hz. Peygamber'den bizim işitmediğimiz hadisleri işitmiştir' demiştir (el-Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e, III, 511, 512). Mervan'ın sekreteri Ebû Zualza'a da Ebû Hureyre'nin hadis rivâyetinde ne derece güçlü olduğunu gösteren şu haberi nakleder: 'Mervan, Ebû Hureyre'yi Saray'da hadis rivâyet etmek için dâvet etmişti. Mervan beni divanın arkasına oturtmuştu ve ben de Ebû Hureyre'nin naklettiklerini gizlice yazıyordum. Ertesi yıl yine onu dâvet etti ve ondan hadis rivâyet etmesini istedi. Bana da bir yıl önceki yazdıklarımdan takip etmemi tenbih etti. Neticede, onun bir tek kelime bile değişiklik yapmadan rivâyet ettiğini gördüm (İbn Kesir, a.g.e., III, 106; M. Ebû Zehv, a.g.e., 162-164).
Bütün bunlarla birlikte Ebû Hureyre'nin rivayet etmediği ancak ona dayandırılan uydurma hadislerde bulunduğu bir gerçektir. O kimsenin hatırı için hadis uydurulamayacağını bunun karşılığının “Kim bilerek bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisinin muhatabı olacağını biliyordu. Çünkü bu hâdisin râvîlerinden birisi de kendisidir. Birçok toplantılarında hadis rivâyet etmek istediğinde bu hadisi zikrettiği sâbittir. Sahâbiler, onun hadis rivâyetindeki üstünlüğünü kabul ettiler ve ondan hadis naklettiler. Hz. Ömer, Osman, Talha, İbn Abbâs, Âişe, Abdullah b. Ömer ve diğerleri (r.anhum) bunlardandır (Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e., III, 513; İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108). Bu da onların, Ebû Hureyre'nin güvenilirliği ve doğruluğu hususunda ittifak ettiklerini gösterir. Diğer taraftan, Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiği hadislerin çoğunun, başka sahâbîler tarafından da nakledildiği görülür (M. Ebû Zehv, a.g.e. 160, 161).
Görüleceği gibi sahabe ufak tefek hatalar da işleyebilen aynı zamanda da peygamber efendimiz arasındaki ilişkilerde son derece nezih nezaketli, saygılı, fedakâr, bir diyelog görürüsünüz. Bir sahabenin yaptığı hataya karşı bütünü birden tepki verir, yanlışı ortak olarak telin ederlerdi. Yani bu topluluk öyle üsten tutma gercek dışı iftira ile kirlenip paslanabilecek bir yapılanma değildi.
Bütün toplumlarda olabileceği gibi İslam toplumlarında da bir homejenlik yoktur. Kabiliyetleri, anlayışları, düşünceleri, Allah a yakınlıkları farklı farlıdır. Dünya ve ahret görüşlerinde birleştikleri noktalar olabileceği gibi ayrı noktalarıda bulunmaktadır. Şiiler arasındaki yapılanma da da böyledir.
Günümüz ve geçmiş şia âlimlerinin hepsini bir görmek aynı katagörüde değerlendirmek çok büyük haksızlık hemde büyük bir iftira olur. Hakikate farklı gözlükle bakan bu Ali sevdalılarının eserleri söylem bicim ve şekilleri görüşlerinin birçoğu ehlisünnetle örtüşmektedir. Onlar hakikate bakarken bu düşünce şia anlayışına uygun mu? Değil mi? mantığı ile konuya yaklaşmazlar. Gerceği söylemekten de çekinmezler. Ali yi hakiki anlamda seven onun gibi onurlu olmalıdır. Onurun, şahsiyetin, adaletin, tüm güzel vasıfların timsali ne diyor bir bakalım.
Bu iddiaların muhatabından sayılan oysa sürecin hiçbir yerinde içinde olmayan o muhterem zat Mü'minlerin Emiri Ali radıyallahu anh, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in sahabilerinden bahsederek şöyle der: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabilerini gördüm. Sizlerden hiç birinin onlara benzediğini göremiyorum. Gündüzü saçları başları dağınık ve toz toprak içinde geçirirler, geceyi de secde ederek ve namaz kılarak geçirirlerdi. Dönüşümlü olarak alınlarını (secdeye) ve yanaklarını (yastığa) koyarlardı. Ahiretlerini düşünmekten ateş üstünde durur gibiydiler. Secdelerinin uzunluğu nedeniyle gözlerinin arasında (alınlarında) izler oluşurdu. Allah anıldığında gözlerinden yaşlar akardı. Öyle ki, göğüsleri ıslanırdı. Azaptan korkarak ve sevabı umarak, fırtınalı günde ağacın sarsıldığı gibi sarsılırlardı." Nehcu'l-Belâğa; Tahkik: Dr. Subhi es-Salih; Daru'l Kütübi'l Lübnani baskısı, Beyrut; sf. 143. Seneler sonra Hz Ali nin vaazlarından yola cıkarak Tarihte yalancı olarak bilinen iki şii tarafından toparlanmış olan bu kitap Şiilerin en itibar ettikleri kitap olmasına rağmen toparlayanlar bazı gercekleri kamufle edemedikleri burada görünmektedir. Ama bugünün bazı şiacıları bunu da kamufle etmesini bilmişlerdir.
Hz Ali nin böyle gördüğü Sahabenin Hz. Ali ve evladına karşı düşman olarak yaşadığı iftirasını ellerinden geldiğince canlı tutmaya çalışan bir anlayış ile hz Ali arasında nasıl bir alaka kurulabilir ki? Onlar, Hz. Ali kardeşçe, birbirini severek ve birbirlerine yardımlaşarak yaşamışlar ve aynı şekilde de vefat etmişlerdir. Allah’ın onlardan ve onların da Allah’tan razı oldugu Muhacir ve Ensar’dan sahabenin ulularıyla ilgili övgüleri Allah’ın kelamından daha güzel ifade eden yoktur. Fetih Suresi, ayet: 29; "Kâfirlere şiddetli, kendi aralarında merhametli." Hadid Suresi, Ayet: 10; "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Mallarınızı Allah yolunda niçin sarfetmiyorsunuz? İçinizden Mekke'nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler. Berikiler daha üstün derecededirler, Allah hepsine cenneti vadetmiştir. Allah işlediklerinizden haberdardır." Allah vadinden döner mi? Ali. İmran suresinde ise şöyle buyurdu. "insanlar için ortaya çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz."
Ortağı sayılırsınız Yok sizin yanınızda içmediyse bilmediğiniz, görmediğiniz şeye şahitlik yapmanız size helal değildir." demiş. Onlar: Görmedi isek de bu bizce malumdur dediklerinde de "Allahu Teâlâ şahitlere bunu yasaklamış ve buyurmuştur ki "Bildikleri halde (bilerek) şahitlik yapanlar hariç, sizin bu işinizden herhangi bir şey (biliyor) değilim."
Yine sahabe ile ilgili yüce Allah (c.c.)'ın haklarında:
“(İslâm'a ve dolayısıyla cennete girişte) ileri geçerek birinciliği kazanan Muhacirler ve Ensar, bir de güzel amellerle onların izinde giden mü'minler (var ya), Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.” (Tevbe: 9/100),
“Muhammed (a.s.) Allah'ın Rasûlüdür. O'nun beraberinde bulunanlar (Ashab-ı Kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler.” (Feth: 48/29),
“Onlardan (Muhacir ve Ensardan) sonra gelenler şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla” (Haşr: 59/10) demekte ve
“Hakikaten Allah, (Hudeybiye'de) ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, o mü'minlerden razı oldu. Böylece kalblerinde olan sadâkati bildi de, üzerlerine sekinet (manevî huzuru) indirdi. Kendilerine de yakın bir zafer (Hayber'in Fethini) verdi.” (Feth: 48/18) Diyerek Allah (c.c.) bu Ayet-i Kerime ile onlardan razı olduğunu ve kalplerinde olanı bildiğini beyan ediyor. Bu kişiler Bindörtyüz kişi olup hepsi de Ebubekir'e (r.a.) de biat etmişlerdir.
Câbir b. Abdullah'ın rivayet ettiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar:
“Hudeybiyede ağacın altında -Rasûlullah'a- biat edenlerden hiçbirisi cehenneme girmeyecektir.” (Müslim)
Yine sahabeyle ilgili sevgili peygamberimiz Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
Sevrî, Nusayr b. Zu'lûk'tan, O'da İbn-i Ömer'in şöyle dediğini rivayet ediyor:
“Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabına sebbetmeyiniz (sövmeyiniz). Onlardan birinin Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile bir saat sohbetleri, sizden birinizin yapacağı kırk yıllık ibadetinden daha hayırlıdır.” Bir başka hadisi şerifte sevgili peygamberimiz
“Ashabıma sövmeyiniz. Allah (c.c.)'a kasem ederim ki herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan (Ashabımdan) birinin bir avuç, hatta yarım avuç sadakasına (sevabta) yetişemez”. (Buhârî ,Fedail Ashabin Nebi: 5, Müslim Fedailu Sahabe: 221. Kuran ve Hadisi şeriflerde bu kadar övülen sahabeye Şiacıların ilme eserlerinde, Ebubekir (r.a.) ve Ömer'e (r.a.) (Haşa!) put diyorlar. Halbuki tarihte açıkça belirtilmiştir ki, Ali (r.a.) küfede, mimberde defalarca ve binlerce kişinin huzurunda ve tevatür derecesine varan binlerce kişinin rivayetiyle şöyle demiştir: “Peygamberinden sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebubekir, sonra Ömer'dir.”)
Hasan b. İmâre, Hakem'den, O'da Muksim'den, O'da İbn-i Abbas'tan rivayet ettiğine göre İbni Abbas şöyle diyor:
“Allah (c.c.) Rasûlullah'ın arkadaşlarına -Ashab-ı Kiram- af dilemeyi emretmiştir. Bunların savaşacaklarını da biliyordu.”
Cenab-ı Allah (c.c.)'ın el-Feth sûresinin onsekizinci âyet-i kerimesinde :
“Hakikaten Allah (Hudeybiyede) ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, O müminlerden razı oldu.” Biatla ilgili sevgili peygamberimizin Müslim'de rivayet edilen bir başka hadis-i şerifinde şöyledir: “Ağaç altında Rasulullaha biat edenlerden hiçbirisi ateşe girmeyecektir.”
Söz konusu ağacın altında biat edenlerin içinde Hz. Ebu Bekir ve Ömer de vardı bunca delile rağmen Şiiler, hem sahabeye ithamda bulunmuşlar hemde halifelere. Hatta ilk iki halifeye put demekten geri durmayıp bunca gerceği hep tersinden okumuş hala bedir savaşına katılan sahabe ile ilgili Allah’ın onlar için kullandığı övücü ifadeleri kabullenir görünürken “ama onların sonradan hata yapmayacağını da söylememiş” diyerek Kuran’a rağmen onlara bir takım hata itham, küfür izafe etmekten geri durmamışlardır.
Allah (c.c.) Ensar ve Muhacir olan ashab hakkında şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki Allah Peygambere ve güçlük saatinde (Tebûk savaşında çekilen sıkıntı ve mahrumiyet günlerinde) Ona uyan Muhacirlerle Ensara lütfetti. (tevbelerini kabul etti)” (Tevbe: 9/117),
Hakiki İslam tarihi metinlerinde rastlanmayan yalanlardan ve bilgi kirlilğinden oluşan tarihin dedikodu sayfalarından yırt yapıştır yaparak oluşturulan metinlerden medet umarak din oluşturulabilinirmi?
Bırakın Bedire katılan sahabelerle ilgili Hz Âlinin görüşlerini, savaşın ortasında kendisine ihanet edip sonradan kendisine karşı savaş açan hariciler ile alakalı sözlerini ibretle izleyelim. Ondan sonra da ehlibeytin sahabeye bakışının ne olabileceğini düşünelim.
Ne Ashabi kiram ne de Hz Ali kendileriyle savaşan haricileri tekfir edip kâfirlikle suclamamışlardır.
Şimdi Hz Ali ye kulak verelim.
“Va'd olsun ki sizi mescitlerimizden ve cihaddan gelen ganimetlerdeki hakkınızdan alıkoymıyacağız”.
Daha sonra onlara İbn-i Abbas'ı göndererek yürüdükleri yolun yanlış olduğunu bundan vazgeçmelerini istedi. İbn-i Abbas'ın onlarla yaptığı münazaralardan sonra onlardan yarısı kadarı fikirlerinden vazgeçtiler. Geri kalanlarına da savaş ilan etti. Bütün bunlara rağmen soylarını esir etmemiş, mallarını -bîr koyun da olsa- almamış,
Kays b. Müslim, Târik b. Şihâb'tan naklettiğine göre. Târik şöyle diyor:
“Ali (r.a.) Nehrevan'da hâricilerin işini bitirdiğinde ben de Onun yanındaydım. Ali'ye (r.a.) denildi ki:
“Bunlar müşrik midir?” Ali (r.a.):
“Şirkten kaçtılar”.
“Münafık mıdır?”
“Münafıklar Allah'ı çok az zikrederler.”
“Peki nedir bunlar?”
“Bunlar bize isyan eden bir kavimdir. Biz de onlarla savaştık” buyurdular.
Görülüyor ki, Ali (r.a.) haricilerin kâfir veya münafık olmadıklarını aksine mü'min olduklarını açıkça beyan etmiştir. Ama bazı âlimler, bu görüşte değildirler. Ebu İshak el-İsferâyînî ve Onun yolunu izleyenler gibi. Bunlar:
“Açıkça bizi tekfir edenlerden başka hiç kimseyi tekfir etmeyiz. Kâfir kılmak onların değil, yalnız Allah (c.c.)'a mahsus bir haktır. Yine insanın kendisine iftira edene misliyle muamelede bulunması, akrabasına kötülük ettiği için kendisinin de onun akrabalarına kötülük etmesi doğru ve hakkı değildir. Böyle bir şey Allah (c.c.)'ın hukukuna göre haramdır. Hıristiyanlar Peygamberimize sövseler, biz de İsa (a.s.)'ya sövemeyiz. Râfizîler Ebubekir (r.a.) ve Ömer'i tekfir ediyorlarsa, bizim de Ali'yi (r.a.) (hâşâ!) tekfir etmemiz doğru değildir.” diyorlar.
Süfyan, Ca'fer b. Muhammed O da babası el-Bakır'dan naklettiğine göre Muhammed Bakır şöyle diyor:
“Ali (r.a.) Cemel vakasında -yani Siffin gününde- aşırı giden bir kişinin sözlerini işitince ona şöyle dedi:
“Konuşacaksanız yalnız doğru olanı dile getiriniz.”
Ortada bir topluluk vardır iki, kendilerine zulmettiğimizi iddia ediyorlar. Biz de onların bize zulmettiklerini söylüyoruz. Bundan dolayı da onlara savaş açtık.”
Mekhûl’un rivayet ettiğine göre, Ali'nin (r.a.) taraftarları, Muaviye (r.a.)'nin taraftarlarından ölenlerin durumunu sormaları üzerine Ali (r.a.):
“Onlar mü'mindirler,” cevabını verdi.
Abdul vâhid b. Ebi Avn şöyle diyor:
Ali (r.a.), Estere dayalı olduğu bir vaziyette Sıffînde vefat edenlerin yanından geçti. Hâbis el-Yemanî'yi de vefat edenler arasında gördü. (Bu zât Habis b. Rabia el-Yemânî'dir. Çok ibadet eden ashabtandır. Muaviye (r.a.)'nin taraftarlarından olup Sıffînde şehid düşmüştür. )
O esnada Ester:
Allah'tan geldik, Allah (c.c.)'a gideceğiz -hayretini izhar ederek- Ey Emirul Mü'minin! İşte Habis el-Yemanî Muaviye'nin taraftarları arasındadır. Üstünde de Muaviye'nin alameti vardır. Vallahi ben onu müslüman zannediyordum, demesi üzerine Ali (r.a.):
“O şu anda da müslümandır.” buyurdular.
Ahmet b. Muhammed b. Süleyman et-Tüsterî'nin Ebu Zur'a er-Râzi'den rivayet ettiği şu sözler çok önemlidir. “Ashab-ı Kiramın kusurlu olduklarını iddia eden birini gördün mü, bilki, o zındıktır. Çünkü bizim nezdimizde Rasulullah haktır. Kur'ân haktır. Kur'ân-ı ve sünneti bize nakleden Rasulullah'ın ashabıdır. Bu zındıklar ise, kitab ve sünneti iptal etmek için ashab-ı kiramı cerh ediyorlar. Oysa cerhe müstahak olan kendileridir. Zîra zındıktırlar.” (cerh; Ravide adalet ve zapt sıfatlarından birinin veya ikisinin eksikliğini ortaya koyarak, onun zayıf olduğunu belirtmek) sözünün muhatabı olacak kadar olayı radikalleştirmenin bir anlamı olmasa gerek.
Tarih boyunca dinde birlik ve beraberliğin sağlanması yanlış anlaşılmaların ya da dine sokulmaya calışılan fitne hareketlerinin yok edilmesi uğruna çok cabalar sarfedilmiş olmasına rağmen maalesef ki tarihselliğin din gibi algılanması, geçmişte söylenilen her şeyde bir hikmet aranması, bu söylemler kuran‘la catışsa da bundan insanların anlayamayacağı bir bilinmezin saklılığı inancı, işin nerdeyse gecmişte söylenilen yazılan kültürleşen şeylerin doğruluğundan şüpheye düşmek yerine, acaba kuranda mı bir sorun var? Algılamasına kadar götürüldüğünü görmek mümkün. İslamın yayıldığı her yerde bu yapının az çok görülmesi ne acı!. İşte bu yanlış alğılamalar yüzünden islamın bütünlüğü yönündeki cabalardan sonuc alınamamıştır. Bunlardan bir tanesi de Safevi devleti şahlarından Nâdir şâh 1148 de Sünni ve şii alimelerini bir araya getirerek tartışılıp inanclardaki yanlışların temizlenmesini istemesidir. Bu davetin neticesinde, Şiî Mollalardan davete icabet eden Yetmiş kişi ile Osmanlı âlimlerinden Süveydî ile Efgan müftisi ve altı Buharalı Sünnî âlim Necef’e bir araya geldiler. Nâdir Şâh, Süveydî’yi vekil tâyin edip, hak yolun tartışılıp bulunması ve iki tarafça da tasdikini istemiştir. Şiî Mollalar kendi tezlerini ileri sürdüler bununla ilgili karşı tezleri dinlediler uzun tartışmalar sonunda Süveydî tarafından sıra ile dört halîfenin üstünlükleri, Eshâb-ı kirâmın hepsine hürmet edilmesi lâzım olduğu, gayr-i meşrû yaşama tarzı olan müt’a nikâhının İslâmiyette yasak edildiği ve İran’daki bu çirkin işleri Şâh İsmâil Safevî ile onun yolunda giden çocuklarının çıkardığı ispatlandı. Sünnî âlimlerin, mollaların ve Nâdir Şahın tasdîkinden geçen antlaşma imzâlanıp, Ferman-ı Şâhî îlân edildi. Ancak her şey yazılı ve imzalı metin üzerinde kaldı. Aynı şiiler gittikleri yerde kaldıkları yerden devam ettiler. Niye devam etmesinler ki bütün bir halkın yerine düşünüyor onları yönlendiriyor onların kazanclarından nemalanıyorlar bu az bir şey mi?!....
Onlar o güzel tedrisata teslim olmuşlar, adalete uygun olan her şeyi yasamaya, doğru bildiklerini dile getirmeğe, İslam ahlak ve faziletini İslâm diyarının her tarafına ve imkânları ölçüsünde dünyanın diğer kesimlerine yaymağa; kendileri, babaları ve çocukları aleyhinde de olsa bu adalet ölçüsünden ayrılmamağa gayret eden insanlar olmuşlardır. Şuna belirtmekte fayda vardır "Sahabe'nin adaleti" ifadesini, onlara "masumiyet/günahsızlık" izafesi gibi anlamak derin bir yanılgıdır. Bu ifade onların günahsızlığını değil, Din'in gelecek kuşaklara kavli ve fiilî olarak ideal tarzda aktarımındaki güvenilirliklerini anlatmaktadır. Bir Sahabenin adil olması demek, hadis rivayetinde dürüst davranması, Hz. Peygamber'e yalan isnad etmemesi demektir. Elbette Sahabe günah ve hatadan masun değildir, diğer insanlar gibidirler. Onlar da günah işleyebilirler. Ehl-i Sünnet arasında onlara böyle bir vasıf izafe eden de olmamıştır. Nitekim bu durumda olan bazı sahabelerin Hz. Peygambere gelerek vaziyetlerini anlattıklarını biliyoruz. Onların hata edip, günah işlemeleri hiç bir zaman hadis rivayetinde hile yaptıkları anlamına gelmez. Herkes gibi onlar da unutabilir, yanılabilirler. Ama kasıtlı olarak Hz. Peygambere yalan söz isnad edemezler Sahabeyi sahabe yapan onların masumluğu günah işlememesi değil işlediği günahlara karşın Hz Adem gibi pişmanlık duymalarıdır. Sahabe döneminde içki içenler olmuş, mevzi de olsa zina yapan ve hırsızlık yapanlar olmuştur. Bunlar bunun akabinde Hz peygambere gelerek suçlarını itiraf etmiş çok pişman olmuş kendilerinin cezalandırmalarını talep etmişlerdir. Günahlarının cezasını dünyada çekip öbür tarafa bırakmak istememişlerdir. Bu tür olumsuzlara bulanmış sonra cezasını kendi isteği ile çekmiş üç beş olayı geçmeyecek sayıda hadise yaşanmıştır. Cahiliye geleneğinden gelen onca insan İslami terbiye sürecinde ortaya çıkan üç beş kişinin davranışlarında tabi ki bizler için önemli mesajları içermektedir. Bugünün insanları işledikleri çok büyük günahları bile saklamakta onun için her hangi bir müeyyideyle karşılaşmamak için elinden gelen ne varsa yapmaktadır. Şu da bir gerçektir ki o dönemde yaşayıp kâinatın efendisini gerçek anlamda tanıyanlar çok şanlı bir nesildi. Peygamber gibi yüce bir insanı görmüşler onun sohbetlerinden geçmişler, onun her sözüne şahit olmuş bunlardan hangilerinin ibret için söylendiği, hangilerinin altında sünnetin yattığını öğrenmiş, hiçbir detayı kaçırmamak adına her sözü sorgulamış, O’nun arkasında ibadet etmişler islamı hep beraber yücelere taşımış akıl ve hayallere sığmayacak güzellikleri ve acıları hep beraber yaşamış bir guruptur. Nasıl ki sahabe, Müslüman olmadan evvel anlayamadıkları yani ikna olamadıkları bir şey karşısında, hemen silaha sarılıp peygambere karşı harb etmişlerdir. Fakat gerçekleri görüp ikna olunca yani Müslüman olunca da, hemen onu savunmak için mallarını, canlarını ve çocuklarını ortaya koymaktan kesinlikle çekinmemişlerdir... Oysaki onlar anlayamadıkları, iç yüzünü kavrayamadıkları, kısaca bilemedikleri bir din ya da inanç adına bunu yapmamışlardır. Tam aksine şuurunda oldukları bir inanç için yapmışlardır.
Evet, sahabe şeriatla ilgili bir takım müşkülat ve meseleleri Hz. Peygamberden sormuşlardır. Fakat bütün bu sordukları şeyler amelî olan yani nasıl tatbik edileceği ile alakalı olan şeylerdi. Yoksa itikada bağlı şeyler, değildi. Nitekim Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle der:
"Peygamber (s.a.v.)'in ashabından daha hayırlı bir topluluk görmüş değilim. Onların HZ. Peygamber (s.a.v.)'e, vefat edinceye dek sordukları onüç soru Kur'ân'da yer almaktadır.
Bu sorular; kadınların ay halinden, haram aylardan, yetimlere ait hüküm v.b. meselelerden ibaretti. Nitekim bu ayetlerde "Sana hayız dan sorarlar, sana haram aylardan sorarlar, sana yetimlerle ilgili sorarlar..." diye buyrulmuştur. Onlar sadece kendilerine yararlı olan şeyleri soruyorlardı" (. İbn Kayyım el- Cevziyye, İ'lâmu'l-Muvakkîn, 1/71. )
"Miftahu's-Saâde" adlı eserin yazarı derki: "Hz. Peygamber (s.a v.) döneminde sahabe tek bir akide üzereydiler. Çünkü onlar bizzat vahiy dönemini yaşadılar. Doğrudan doğruya Hz. Peygamberin sohbetinde bulundular. Dolayısıyla kendilerinden şüphe ve vehim denen şeyi önlemiş oldular..." (Miftâhu's-Saâde, 2/162.)
İbnu'l-Kayyım da şöyle demektedir: "Sahabe birçok ahkâm meselesiyle ilgili tartışmalarda bulunmaktaydılar. Fakat sadece ahkâm ile ilgili meselelerde tartışıyorlardı. Kendileri mû'minler önde gelen isimlerinden oldukları kadar, iman yönünden de mû'minlerin en mükemmelleriydiler. Fakat yüce Allah'a hamdolsun ki sahabe, hiçbir vakit yüce Allah'ın isim, sıfat ve fiilleriyle ilgili olan tek bir meselede tartışmamışlardır."( İbn Kayyım el- Cevziyye, İ'lâmu'l-Muvakkîn,1/49 ve Makrizî, el- Hıtât, 4/180)
Dost ve arkadaşlarını bizlerden çok iyi tanıyan ve bilen Hz Peygamber onlarla ilgili şu sözlerini boşuna söylememiştir.
“Nesillerin en hayırlısı zamanımda yasayanlardır. Sonra iman ederek onları takib edenler ve onları da takib edenlerdir” (Ahmed b. Hanbel Müsned No:3594 K 26, B:1)
Asr-ı saadet İslam tarihinin altın sayfasını oluşturmuştur. O asır kadar bereketli, ahalisi güçlü, kuvvetli, cihada karşı samimi ve dogru, Allah yoluna yapılan da'veti yeryüzünün her köşesine yaymıs bir asır daha görülmemistir.
Bu dönemde hafızlar her tarafa yayılmıs, tabiîn gençleri sahabilerin bulundugu yerlere giderek onlardan hadisler ezberlemis, sünneti kaybolmaktan kurtarmışlardır, onları takip eden diger gençler de Tabiî'nin Ashab'tan hadis nakledenlerine giderek onlardan hadis alıp ezberlemislerdir. Böylece sünet emaneti Mâlik, Ahmed ve diger tedvin ehli olan zatlara ulastırılmıstır. Allah'ın kitabından sonra müslümanların en degerli ve kıymetli varlığı sünnetin bugünlere ulaşılması sağlanmıştır. Bütün bunlarla sahabe ve cocukları dünyanın en güçlü devletini oluşturmuş, islamı Asya, Afrika ve Avrupaya kadar götürmüş oralarda islam devletleri kurulmasını sağlamışlardır.
Sahabe hayatını inceleyip onların insan olmaktan kaynaklanan kusurlarını tespit edip onları gözden düşürmeye calışan bir mantık ile Kuran-ı kerimi bir şey öğrenmek ve ibret almak niyeti ile değil de, içinde görmek isteği celişkileri ortaya cıkarmak ve kuran a iftira atmak amacıyla inceleyen bir papaz arasında bir fark bulunabilir mi? Bugün dünyanın her tarafında ezan sesleri duyuluyor ise hepsi onların ektikleri tohumların meyvesidir. Şimdi yirmibirinci yüzyılda, bin dörtyüz küsür sene önce yaşamış onca hizmeti ve şahsiyetli geçmişleri olmuş insanların kusurları nelerdi, nerde yanlış yaptılar? Onları nasıl karalayabilirim? Tarih kitaplarında bir ipucu bulurda onu asıl mecrasından uzaklaştırıp çok farklı anlamlar çıkarmasını sağlarım da bunları önçe inananların gözlerinden düşürüp güveni sarsarım. Sonra da onların bize ulaştırdıkları bilgileri değersiz kılarım düşüncesi ve fitnesi ile yatıp kalkan altniyetlerin var olduğunu bu amaçla yazılmış kitapları incelediğiniz zaman çok açık ve net görebiliyorsunuz. Hem onların amaclarını öğreniyor hemde bu niyetler uğruna ne yalanlar, iftiralar ve iğretiler üretildiğini fark ediyorsunuz.
İslamın tamamlanması 23 yılda olmuştur. Bu sürecde peygamberimizin etrafında olan insanların eğitimi islama ısındırılması bir takım alışkanlıkları kazandırılması ve bu esnasda kişilerin genele ya da Hz Peygamberimize yönelik kusurları anında Allah ın ikazına sebep oluyordu. Bunu fark eden muhataplar tövbe ediyor bir daha bu hatayı yapmamak üzere kendini frenliyordu. Bir başkası başka alanda hata yapıyor yine uyarılıyor ve muhataplar ayağını buna göre denk alıyordu. Cehaletin cukurundan kurtulan bu insanlar yirmi üç yıl içinde insan olmanın vasfını iyice kazanmışlardı. Bu sürecin içinde iyi niyetli olmayan ancak islamı kabul etmiş görünüp inananların arkasından düzen kuranlarda vardı. Bunlar savaş esnasında inananları yanlış yönlendirmeye kalkıyorlar, savaşın tam ortasında savaş alanını terk edip gidiyolar, farkı aileleri birbirine düşürüp nifak cıkartıyorlardı. Bunlarda Hz Peygambere bildiriliyordu. Hatta bunlarla ilgili münafukın suresi nazil olmuştur. Sürecin bütününde hata yapa yapa öğrenen sahabe olduğu gibi sürekli fitne cıkaran münafıklarda bulunmaktaydı. Bunların daha sonraları İslam toplumundan kovulduğunu biliyoruz. Bu ayırımı yapamayan ya da yapmak istemeyen münafıkları sahabeden birileri olarak niteleyen, bu süreci tersine cevirmek isteyen adı Müslüman olan insanları da unutmamak gerek.
Bu konuyu iyi kullanan uydurma tarihin mimarlarından olan ve bugünkü Şiilerin sahabe nesliyle ilgili en güvendikleri isim yalancılığı ile tanınan Lut b. Yahya, Hişam b. El-Kelbî ve oğlu gibileri bunları meşhurlarındandır. İbnül Mutahhar lakabıyla anılan Şiilerin meşhurlarından olan kişi “Minhacül Kerâme” isminde bir kitap yazmıştır.
El-Kelbî, sahabe hakkındaki eksikliklerle ilgili rivayetlerin de sahibidir. Sahabe kusurları ile alakalı yazdığı kitap, şianın sahabe hakkındaki ana kaynağıdır ki, bunun büyük bir çoğunluğu yalanlarda doludur. Diğer kısımları ise tahrif edilmiştir. Şiilerin sahabe ile ilgili inanclarını oluşturan yalan ve tahriflerden oluşan bu görüşlerin sahipleri, Ebu Mihnef Lut b. Yahya ve Hişam b. Muhammed b. Es-Sâib el-Kelbî gibilerdir. Şiiler görüşlerine delil olarak Hişam el-Kelbî'nin eserlerini gösterirler. Hâlbuki Hişam insanların en yalancısı olan bir şiîdir. Babasından ve Ebu Mihnef'ten rivayet ediyor ki, her ikisi de terkedilmiş yalancılardır. İbn-i Hibban, Tebuzeki, Hemam: El-Kelbî,’nin sebe olduğunu ve kendisinin “Ben Sebeîyim” dediğini işittiklerini söylüyor. Onlara göre Ali (r.a.) ölmemiştir. O dünyaya gelip zulümce dolan bu dünyayı adaletle dolduracaktır.
İbn-i Hibban, Kelbî'nin dindeki yeri ve açık olan yalancılığı meydandadır demektedir.
Ahmet b. Zuheyr, diyor ki, Ahmed b. Hanbel'den Kelbî'nin tefsirini okumanın caiz olup olmadığını sorunca, caiz değildir, cevabını aldım. Ebu Avane, Kelbînin şöyle dediğini işittim diyor:
Cibril vahyi Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) yazdırıyordu. Tuvalete gittiğinde, Ali'ye (r.a.) yazdırmağa başladı. İbni Maîn şöyle diyor:
Yahya b. Ya'la babasından naklen şöyle diyor:
Kelbî'ye gider gelir Kur'an okurdum.. Bir gün onun şöyle dediğini işittim:
Bana öyle bir hastalık geldi ki ezberlediğimi unutturdu. Sonra Rasulullah'ın yakınlarına gittim. Ağzıma tükürdüler ve hemen unuttuklarımı hatırladım. Ben de ona, vallahi bundan sonra senden hiçbir şey nakletmeyeceğim dedim ve onu terketim.
Ahmed b. Hanbel Hişam el-Kelbî hakkında ,
“İlim ve söz sahibi olan bir kimsenin ondan hadis naklettiğini zannetmiyorum.”
Dârekutnî onun için “Metruktür.” diyor.
İbn-i Adiy: “Kendisine fazla seminer verdirilen Hişam'ın güvenilecek hiçbir şeyini bilmiyorum. Babası da yalancıdır,” diyor.
El-Leys ve Süleyman et-Teymî'de:
“Hişam yalancıdır,” diyorlar. Yahya da hakkında “O bîr şey değildir, yalancı ve değersizdir.” diyor.
İbni Hibban da şöyle diyor:
“Hişam el-Kelbî'de yalancılık o kadar açıktır ki diğer vasıflarını ortaya koymaya hacet yoktur.”
İkincisi:
Doğru olan rivayetlerdir. Bu tür rivayetlerde ashabın noksanlıklarına dair haberlerdir ki onlardı cahiliye döneminden kopup İslam neferi haline dönme safhasında ki yalpalanmalardır. Bir kısmı da mazeretleriyle alakalıdır..
Bu yalancıların rivayetlerinde asil ve şerefli ashab ve tabiîn nesline hücum edilerek cihadlarını yerilmis, iyiliklerini çirkinleştirmeye çalışılmış, yüce ahlâklarından dolayı kesbettikleri faziletlerini inkâr edilmiş, öyle ki, onlarla savaşan küfür ehlini hayrete düşürecek şekilde iyiliklerini kötülüğe çevirmiştir. Bu şaşkın hareket o kadar ileriye gitmiştir ki, Müslümanlar İspanyanın idaresini ellerinde tuttukları sırada, papazlar İbn-i Hazm ile münakasa ederlerken Şiacıların bu hareketlerini ileri sürmüşler Kur'ân'ın tahrif edildiğini iddia etmeye kalkışmışlar ve bu iddialarını inananlara karşı kullanarak dinden soğumasını sağlamışlardır. Gerek hz peygamber dönemde gerek sonraki iki asır da islama hizmeti dokunmuş kişi ya da kişiler yoktur ki, bunların hücumuna uğramayıp iftira ve yalanlarına hedef olmasın. İşte bu tür iğrenç oyunların etkisinde kalmamak için, her müslümanın bu tür rivayetlere itibar etmemesi, gösterdikleri kaynaklara aldanmaması, her söyledikleri şeyin arkasında bir iftira, yalan ve hilenin saklı olduğunu görmesi gerekir.
Bu cercevede asırlardır oluşturulan görüşlerden örnekler vermek gerekirse;
İlk üç halifenin itikadi yönden küfürde olmasalar bile amel olarak küfürde olduğu görüşünden tutunda onlara put dendiği hatta kâfir olduğu çeşitli kaynaklarında sayılmaktadır. Hz Ebu Bekir’in aslında zengin değil fakir biri olup onun cömertlhiği ile ilgili anlatılanların doğru olmadığını, Hz peygamberimiz hicret esnasında onu yanına arkadaş olarak değilde putpereslere haber verir endişesi ile yanına aldığını, bazı kaynaklarında da Hz Ebu Bekir’in Hz Peygamberin yerini söylemek için gizlice arkasını takip ettiği, çok korkak birisi olduğunu, Hz Ömer’ bilinçli bir şekilde Hz Ali nin hakkının gasp edilmesini sağladığını, uhut savaşında Hz Muhammedin kafirlerce öldürülmesini sağlamak için yerini gösterdiği, onun oğlan hastalığına müptela olmuş birisi olduğunu, Hz Fatımanın kapı arkasına sıkıştırarak ölümüne sebep olduğunu, bağırıp cağırdığı kadar cesur ve adam olmadığı, iddialarından bir kacıdır.
Osmanın, ehil olmayanları ve akrabalarını iş başına getirdiği, hatta onlardan bazılarının fâsık ve hâin olduklarını, bunların fiileri ile ilgili sayılamayacak kadar söylemlerinin bulunduğu bilinmektedir
Talha nın zengin olduğu doğru dürüst zekât vermediği, Hz Ali kendisine valilik vermediği için onu terk ettiği, Hz Peygamberimizin hanımı Hz Ayşeyle evlenmek istediği, “ O bizim hanımlarınızla evlendi biz de onun hanımları ile evlenelim” gibi edebe sığmaycak yakıştırmalarla anlatıldığı, Cemal Vakasında HZ. Talhaya Hz Ali’nin beddua ettiğini ve o anda öldüğünü söylemektedirler
Peygamberimizin hanımı ve göz bebeği Hz Ayşe’nin iffetinden şüpheye düşecek haberler yapıldığı, onun peygamberimizin hanımı olmasının ötesinde hiçbir değerinin olmadığı, Peygamberimiz nikâhının feshi için torunlarına yetki verdiği ve bu yetki ile boşanmasının sağlandığı,
Ebu Hüreyre’nin yalancı bir Yahudi olduğu, çok hadis rivayet ettiği ve valilik yaptığı dönemde halkı soyup zengin olduğu için Hz Ömer tarafından dövülerek kafasının kırıldığı anlatılmaktadır. Aynı kişilerle ilgili başka iftiralar olduğu gibi diğer cennetle müjdelenen sahabeler ile islama hizmeti dokunan bütün sahabe ile alakalı çok çirkin iddialar mevcuttur.
Hakiki İslam tarihi sayfalarında bunlardan hiç birinin anlatıldığı gibi olmaması bir yana söz konusu kişilerin hayatları etrafındaki insanların onlarla ilgili söylemlerine bakıldığında bütün bunların yalan ve iftiradan başka bir şey olmadığını ortaya cıkmaktadır. Aslında sahabeye ve ilk üç halifeye bu kadar saldırılmasında onlar acısından yanlış bir tarafı yoktur. Çünkü sahabe yok edilemezse yalan üzerine kurulmuş bir akide neyle ayakta tutulabilir ki? Çünkü onlar islamın ve peygamberimizin nasıl anlaşılması gerektiği konusunun tek canlı tarihi ve şahididir.
Şimdi bu iftira ve yalanların aslını araştıralım
Kişileri bir biriyle kıyaslama doğru bir şey değildir. Çünkü her birisinin diğerinden farlı diğerine göre üstün yada zayıf tarafları vardır. Eylemlerini bile kıyaslamak doğru değildir. Çünkü her birisi diğerine göre farklı zamanlarda görev yaptıkları için şartları farklı farklıdır. Buna rağmen söz konusu güzel insanların hayatları kısaca incelendiğinde, Hz. Ebubekir'in yönetiminde nassa aykırı hiçbir eylemi olmadığı görürülür. Hatta Şiilerin iddia ettikleri fedek arazisi üzerine koparılan tufanın arkasında bile onları haklı kılacak bir şey yoktur. Çünkü Hz Ebu Bekir ve diğer halifeler şer'î hükümleri nasıl uygulayacağı konusundaki delileri Hz peygamberden almışlardır. Halife Ebubekir Es-Sıddık (r.a.) bir şeyi kesin olarak bilemediğinde de Ashabı- Kirama sorardı. Hatta ninenin mirastaki payını Ashaba sormuştur. Onlar da Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nineye altıda bir verdiğini kendisine bildirmiş o du bunu uygulamıştır. Diyecekler ki diğer peygamberler kendi yakınlarına miras bırakmadı mı? Onların bıraktığı miras sanıldığı gibi bağ bahce değildir. İlim mirascısı ve varisleridir. Yani bu tezi savunanların tutunacak hiçbir dalı yoktur. Yalan ve iftiradan başka. Bakınız o günün şahitleri söz konusu kişi hakkında ne diyor. Ebu Davud'un, Kitabüz-Zühd'te sahih bir senedle Hişam b. Urveden rivayet ettiğine göre Hişam, babası Urve'nin: Ebubekir (r.a.) İslâmı kabul ederken kırkbin dirhemi olduğunu kendisine haber verdiğini beyan etmektedir. Urve diyor ki: Aişe (r.a.), Ebubekir (r.a.) vefat ederken ne bir dinar ve ne de bir dirhem bıraktığım, bana haber verdi, diyor. Usame b. Zeyd b. Esleme'den gelen bir başka rivayetle, Ebubekir'in ticaretle tanındığı, Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bisetinde kırkbin dirhemi olduğu, hicret ederken bundan ancak beş bini kaldığı, onu da aynı şekilde Allah yolunda harcadığı, Ebubekir'in, parasıyla köle azad edip, durmadan müslümanlara yardım ettiği beyan edilmektedir. )
Zahitliği bir türlü hazmedilemeyen Hz.Ebubekir’in insanların en cömertlerindendi. Ticaret yaptığı malının tümünü Allah yolunda infak etmiş bir tek abası kalmıştı ki, yere oturunca onu altına sererdi. Ebubekir (r.a.), halife olunca da, ne bir câriye ve ne de bir mülk edindi.
Halife olunca da nafakasını temin etmek için omzuna elbise alır, çarşıya gider ve onları satardı. Muhacirler onu bu halde görünce, beytül malden günde iki dirhem almasını istediler. Bunun üzerine Ömer (r.a.), Ebu Ubeyde'ye yemin vererek bunun caiz olup olmadığını sorunca, Ebu Ubeyde caiz olduğunu söylemiştir. İbn-i Zencüveyh (İbn-i Zencüveyh, Hümeyd b. Mahled olup güvenilir olduğu sabittir. Kendisi hadiste hafız olup H. 247 de vefat etmiştir. ):
Ebu Bekir (r.a.) bütün malını infak etmesine karşın Hâlbuki ondan başkası, mal mülk edinmiştir. Hz. Ömer (r.a.) ve Hz.Osman'ın (r.a.) uygulamalarında ufak tefek hata olmuşsa da Hz Ali'nin (r.a.) ki her ikisininkinden daha fazla olmuştur. Mesela:
Ali (r.a.), kocası vefat ederken hâmile olan kadının “eb'ad'ül eceleyn” iddet beklemesine hükmetmiştir. Hâlbuki Buhari ve Müslim'de rivayet edilen ve Subey (r.a.) ile ilgili olan hadiste beyan edildiği gibi hâmile doğurur doğurmaz nikâhının kıyılması helâl olur.
(Eb'ed'ül-eceleyn: Hâmile kadının kocası vefat ettikten sonra, hamilenin veladetiyle vefat arasındaki zaman dört ay on günden az ise, kadının o müddeti dört ay on güne tamamlanmasına eb'ad'ül-eceleyn denir. Aslında doğru ve râcih olan görüş, kocası vefat eden hamilenin doğum yapar yapmaz nikâhının helâl olmasıdır. Koca bir gün önce vefat etse de bu böyledir. )
Şafiî, (Allah Ona rahmet eylesin) Ali (r.a.) ve İbn-i Mes'ud'un nasslara aykırı olan hükümleriyle ilgili olarak bir kitap derlemiştir.
Şâfiîden sonra Muhammed b. Nasr el-Mervezî de Ondan fazlasını toplamıştır. Mervezî Kûfelilerle münakaşa ettiğinde onlara delil olarak nass getirmesine rağmen Kûfeliler:
“Biz Ali (r.a.) ve İbn-i Mes'ud'un görüşleriyle amel ederiz” diyorlardı.
Bunun üzerine Mervezî bizzat Kûfelilerin veya diğerlerinin terkettiği ve Ali (r.a.) ile İbn-i Mes'ud'un görüşü olan bazı meseleleri toplayarak onlara şöyle dedi:
“Size topladığım bu meselelerde Ali (r.a.) ve İbn-i Mes'ud'a muhalefetiniz caiz ise nassa aykırı olan diğer meselelerde de onlara muhalefet etmeniz gerekir.”
Onların bu uygulama hatalarında hâşâ Allah ın hükümlerine karşı gelip reddettiklerini düşünmek ne kadar sacma. Ayetleri anlama farklılğından ictihat farklılığından başka bir şey değildir. Onlar amelen küfür içinde asla değillerdir. Ama görüldüğü gibii herkezde bir yanılgı olabilir. İyi niyet cercevesindeki bu yanılgılar onlara zem etmeyi gerektirmez. Haricilerin Hz Ali ile alakalı görüşleri çok bilindiktir. Hz Ali yi küfürle itham ettiklerinden onun ölümüne sebep olmuşlardır. Bu sapkın görüşün nasıl ki bir haklılığı yoksa Şiacıların da diğer sahabe ile alakalı sapkın görüşlerinin hiçbir geçerliliği ve haklılığı yoktur. Buradaki amac hz Ali nin halifeliği süresince ne kadar hata yaptığını göstermek değil, hatanın insan için var olduğunu ilk üç halife ve diğer sahabenin hata yapacağı gibi, Hz Ali nin de hata yaptığının bilinmesidir. Ona ayrıcalık tanıyıp diğerlerini saldırı merkezine oturtmak pek adil değildir.
Ali (r.a.) halife olmasıyla birlikte akrabalarından olan İbn-i Abbas'ı Basra'ya, Ubeydullah b. Abbas'ı Yemen'e, Kuşem ve Ma'bed adlı Abbas'ın iki oğlunu Haremeyn'e, kız kardeşinin oğlu Ca'de b. Hübeyr'i Horasan'a, Hanımının oğlu ve Muhammed b. Ebibekir'in kardeşini Mısır'a vali olarak tayin etmiştir.
Ali'nin (r.a.) İslâmın yayılmaya başladı dönemlerde fakir olduğunu, durumunun giderek düzeldiğini, mezra ve hurmalıklara sahip olduğunu, vefat ettiğinde ondokuz câriye ve dört hanım bıraktığını söylemektedir. Şüreyk, Asım b. Küleyb'den rivayet ettiğine göre Muhammed b. Ka'b El-Kurazî şöyle diyor:
“Ali (r.a.), Ben, Rasulullah devrinde açlıktan mideme taş bağlardım. Fakat bugün malımın zekâtı kırkbin dirheme ulaştı” diyordu. İbrahim b. Said El-Cevherînin (İbrahim b. Said el-Cevherî, hadiste hafız olup, Müsned'i vardır. Hicrî 249 da vefat etmiştir. ) rivayetine göre de:
Dört bin dinar'a ulaştığını, söylediğine dair beyanı vardır. Ebu Bekir (r.a.) ve Ali (r.a.) her ikisi de zâhid olmalarına rağmen görülüyor ki biri infakta diğerine nazaran daha ileridir. Ömer (r.a.) de, zâhidlikte Ebubekir'in (r.a.) yolunu takib etmiştir. Ebu Ubeyde ve Ebu Zerr dahi bu hususta Ebubekir'in yolunu izlemişlerdir. Ama bir kısım ashab mal edinerek dünyadan istifade etmişlerdir.
İbn-i Hazm; Ali'nin (r.a.) gelir getiren arazilerinden biri Yenbu arazisi olup, her sene ekininden başka, bin deve yükü hurma getiriyordu, diyor.
Zühd; ses çıkarmamak, mal ve lezzetleri arzu etmemek, çoluk çocuğa meyletmemek mânâsına gelir. Bundan başka zühdün hiçbir mânâsı yoktur.
Ali'nin (r.a.) bu icrati hiçbir zaman ehliyetini, zühdünü ve yüceliğini küçülmemiştir. Böyle bir iddiası olan kimse de olmamıştır Ali (r.a.), kendisine helâl olanlardan istifade etmiştir. Vefat ettiğinde zevceler, cariyeler ve hizmetçiler bırakmıştır. Hatta kızlı erkekli yirmidört çocuğu olup, hepsine de yetecek kadar mülk terketmiştir. Bu tarihin bize ulaştırdığı bilgilerdendir. Doğrusunu Allah bilir.
Hz Ali’nin Cemel vakasında Hz Talha yaralanmasına çok üzülmesi Ağlayarak yanına gitmesi mübarek elleri ile, toprağı yüzünden silmesi, başını kolları arasına alarak, geçmişi yâd edmesi ve Hz. Peygamberimizin yaşadığı dönemde bulundukları orytam ile alakalı söylediği bir sözü ona hatırlatması, Talha’nında anlatılanı hatırlayarak hak vermesi tasdik etmesi esnasında Ali nin gözyaşları içinde öbür âleme göçmesi Cenaze namazının da Ali tarafından kıldırılması gerceğini hangi iftira yok edebilir ki?
Bu gerçekler İslam tarihlerinde mevcuttur. Sahabe arasındaki bu tür diyeloglar bile Şiacılar tarafından değiştirip karalanıyor olması bu duygusal ortamı bir yalan ile ters yüz etmeleri başka bir ibretlik olaydır.
Yalanın nasıl fitursuzca kullanıldığını bunun için hiçbir sınır tamadığını her tarihi olayda görmek mümkün işte bir örnek daha. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in ölümüne yakın bir zamanda üsamenin yönetiminde yapılacak olan sefere Hz Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in katılmasını emir buyurduğunu idda etmektedirler. Hz Peygamberimizin, “Üsâmenin ordusunu techiz ediniz”. Bunu defalarca tekrar etti. Orduda Ebubekir ve Ömer de vardı. Rasulullah Ali'nin gitmesini istemedi, çünkü kendisinden sonra bu ikisinin halifelik üzerinde hak iddia etmelerini menetmek istedi. Fakat Ebubekir ve Ömer (r.a.) Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) dinlemediler.” Demekte ve her fırsatda bu iki sahabenin Hz Peygamberimizin emrini yerine getirmediğini iddia etmektedirler.
Oysa bu doğru bir haber değildir. Yalandır. Tamamen uydurmadır.
Ebubekir (r.a.) kesinlikle Üsame'nin ordusunda değildi. Ömer (r.a.)'in orduda bulunduğuna dair yalnız bir tek görüş vardır. Gerçek ve tevatürle sabit olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hastalığı esnasında vefat edinceye kadar Ebubekir'i (r.a.) namazı kıldırmak için yerine imam olarak tayin etmesidir. Hatta Rasulullah'ın vefat ettiği günün sabah namazını Ebubekir (r.a.) kıldırmıştır.
Vefatından bir müddet önce Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hücre-i saadetinin perdesini kaldırıp, ashab-ı kiramı Ebubekir'in (r.a.) arkasında saf bağladıklarını görünce çok sevinmiştir.
Hâl böyle iken Ebubekir (r.a.) yola çıkmış olan Üsame'nin ordusunda bulunması mümkün mü?
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali'yi (r.a.) halife yapmak isteseydi bu iki zat Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) emrine nasıl mâni olabilirlerdi?
Üstelik bütün müslümanlar Allah ve Rasulüne itaat ederek bu nass'ı uygulayacaklardı. Kaldı ki, Rasulullah, Ali'yi (r.a.) imamete getirmek isteseydi hastalığı esnasında yada çok daha önceden Onu yerine vekil olarak tayin eder, hiç de Ebubekir'i (r.a.) namaz için vekil tayin etmezdi. Ama yine aynı Şiacıların kaynaklarında Hz Ebu Bekir in imamlık yapmasını peygamberimizin emriyle değil kızı Hz Aişe nin Bilali Habeşi yi yönlendirmesiyle oluştuğunu daha sonra bu imamlığın Peygamberimizin emriyle engellendiğini söylemekteler. Bu kadar yalan ve bu kadar delilsiz isnatsız uydurmalar, düz mantığı ala bora etme, doğruları ters yüze cevirme ve takiyye yaklaşımı ile hangi kulvarda fikir alışverişinde bulunabilirsiniz ki….?
Hz Ömer’le alakalı karalama kampanyası tarih boyunca sürdürülmüş halende devam etmektedir. Bunlardan bir tanesi de Hz. Ömer’in bilinçli bir şekilde İmametin varlığı ve halifelik hakkının nassla belirlenmiş olduğunu bilerek Hz Ali nin hakkının gasp edilmesini sağlayarak bu hakkın başkasının eline gecmesinine neden olduğudur. Oysa Ömer (r.a.) Allah (c.c.)'ın en zekî kullarından biriydi. Yaptığı iddia edilen bu eylemin neticesinin ahiret hayatına nasıl yansıyacağını görmezden gelmesi mümkünmüydü? Ömer (r.a.), Rasulullah'ın (s.a.v.) amcası oğlu ve ehl-i beyti olan Ali'ye (r.a.) hiç düşmanlık eder miydi? Böyle bir şey nasıl iddia edilebilirki? Kaldı ki Ömer, sâde bir hayat yaşamış, sâde giymiş ve adaleti tatbik için sabretmesini bilmiştir. Neymiş, Ömer Hz Ali yi kıskanmışda onun için yapmış. Kıskançlığı olsayda Karunlar gibi yaşamazmıydı? Kompleksi olsaydı etrafındakilerin tenkitlerini dinler haklı bulduklarını anında uygulamaya koyarmıydı? Makama düşkün olsaydı oğlunu yerine veliaht tayin etmezmiydi?
İçi akıllıca doldurulmamış kurguların nefreti malesefki hala devam etmektedir ki, Hz Ömer (r.a.) şehit eden ebu lulunun iranda şatafatlı bir mezarı hala dimdik ayakta durmaktadır... Uluslarası mezhepleri yakınlaştırma komitesinden bir bilim adamı bu resimleri İran’ın devlet yönetiminde ileri gelenlere göstermiş, iran devletinden bu zalimce tavırdan beri olduğunu ilan etmesini istemiştir, İran yönetimi ise "buna yetkimiz yoktur" diyerek bu kinin devamının sürdürmesine katkı vermeye devam ettiklerini göstermişler bu mezarı meşruluğuna bir anlamda desteklemişlerdir. Bu mezarın duvarında ebu bekr'e, ömer'e, osman'a lanet etmekteler ve onlara şeytan ve tağut demektedirler.
Bu tür iddiaları tabiî ki diğer meşhur sahabelerin hepsiyle ilişkilendirmişlerdir. Oysa bu kadar kirli buldukları insanların yönetimi ile Hz Ali ninkini kıyaslasalar farklık bir şey olmadığını görecekler. Ama bunu yapamamaktadırlar. Çünkü onlara göre ilk üç halife ile, Hz.Ali nasıl yan yana getirilebilir ki..? Bu dar görüşü bir yere bırakarak bazı hususlara dikkatli baktığımızda hakikatten ilk üç halife ile Hz Ali nin uygulamaları arasında fazla bir farkın olmadığını görüyoruz. Mesela Osman r.a. ehil olmayanları ve akrabalarını iş başına getirdiği, hatta onlardan bazılarının fâsık ve hâin olduklarını, bunların fiileri ile ilgili sayılamayacak kadar söylemlerinin bulunduğu bilinmektedir. Oysa Ali'nin (r.a.) valileri Osman'ın (r.a.) valilerinden daha fazlası kendisine hiyanet ve isyan etmişlerdir. Hatta bazıları Muaviye'nin tarafına geçtiler. Ali (r.a.), Ziyad b. Ebi Süfyan'ı tayin etmiş O da Hüseyin'e (r.a.) karşı savaşmıştır. Esteri ve Muhammed b. Ebibekir'i tayin etmiştir. Ayrıca, Ali (r.a.) de anne ve baba tarafından olan akrabalarını tayin etmiştir. Amcası Abbas'ın oğulları olan Abdullah, Ubeydullah, Kuşem ve Sümame'yi tayin ettiği gibi Mısır'a da üvey oğlu Muhammed b. Ebi Bekr'i tayin etmiştir. Osman (r.a.), akrabalarını tayin etmesi hususunda Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) misâl almıştır. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Attab b. Useyd el-Emevî'yi Mekke'ye, Ebu Süfyan'ı Mecran'a, Halid b. Saîd b. As'ı bir başka yere vali olarak tayin etmiştir. Hatta Velid b. Utbe'yi de “Bir fâsık size haber getirince” âyeti ininceye kadar vali tayin etmiştir.
Osman (r.a.): “Ben Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) tayin ettiklerinden veya onların kabilelerinden olanlardan başkasını vali olarak tayini etmedim.” Demiştir.
Bu iddialardan bir başkasının muhatabı Ebû Hureyre ye yapılan yakıştırmalara gelince, bu kişi Hz. Peygamber'in misafirperverliği ve cömertliği sayesinde yaşayan, Rasûlullah (s.a.s.)'ın mescidinde sadece ibadet ve ilimle meşgul olan Ehl-i Suffe'nin en ileri gelen siması idi. Hz. Peygamber'i büyük bir muhabbetle sevmiş, onun sünnetine uygun olarak yaşamış ve manevî yüce mertebelere erişmiştir (İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108, 110). Buhâri ve Müslim'in naklettiklerine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: 'Siz, Ebû Hureyre'nin çok hadis rivâyet ettiğini söyleyip duruyorsunuz. Ben fakir bir kimseydim. Karın tokluğuna Hz. Peygamber'e hizmet ediyordum. Muhâcirler çarşıda, pazarda alışverişle, Ensâr da kendi malları, mülkleriyle uğraşırken, ben Hz. Peygamber'in meclislerinin birinde bulunmuştum; buyurdu ki: 'İçinizden kim cübbesini yere serer de ben sözümü bitirdikten sonra toplarsa benden duyduğunu bir daha unutmaz. 'Bunun üzerine ben üzerimdeki hırkayı yere serdim, Hz. Peygamber de sözünü bitirince, onu topladım. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o andan sonra ondan duyduğum hiçbir sözü unutmadım' (Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 159; Buhâri, İlim, 42). Yine Buhâri, ilim bahsinde, hadise olan tutku bâbında (nr. 33) Ebû Hureyre'nin şöyle dediğini nakletmiştir: 'Ey Allah'ın Rasûlü, kıyâmet gününde senin şefâatine nâil olacak en mutlu kişi kimdir?' diye sordum. Rasûlullah buyurdu ki: 'Ey Ebû Hureyre, senin hadise olan aşırı tutkunluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim. Kıyâmet gününde benim şefâatime nâil olacak en mutlu kişi Lâilâhe illallah diyen kimsedir.'
Hoşsohbet, temiz ve ince duygulu, saf gönüllü idi (Zehebî, Tezkire, 1, 33). Emirlik ve valilik ona kibir vermedi. Üstelik alçak gönüllülüğünü arttırdı. Medine valisi Mervan'a vekâlet ettiği sıralarda, üzerine semeri bağlanmış bir eşekle, hurma lifinden örülmüş bir başlık başında olduğu halde çarşıya çıkar ve, 'Savulun emir geliyor!' dermiş (İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübrâ, Beyrut 1380/1960, IV, 336
Hz. Peygamber ile nisbeten kısa sayılabilecek bir süre birlikte olmasına rağmen, onun hadislerini bu kadar büyük bir sayıda elde edebilmesinin sırrı ve sebebleri şöyle açıklanabilir:
Hz. Peygamber ile sık sık görüşmesi ve ona hiç çekinmeden her çeşit sorular sormasıdır (İbn Hacer, a.g.e. IV, 206). İlme olan tutkunluğu ve Hz. Peygamber'in ona bildiğini unutmaması için dua buyurmasıdır. El-Hâkim en-Nisâbûrî, Müstedrek'te (111, 508)
Ebû Hureyre'nin büyük sahâbîlerle görüşmesi, peygamber efendimizden sonra kırk yedi yıl yaşaması nedeniyle diğer sahabelerce duyulan bilinen hadisleri de onlardan alması, bunları yaymakla meşgul olması ve bu sayede ilminin artıp ufkunun genişlemesidir. (İbn Hacer el-Askalâni, el-İsâbe, IV, 204). Hz. Muhammed Ebû Zehv, el-Hadis, ve'l-Muhaddisûn, Kahire 1958, 134.)
Bütün bunların neticesinde Ebû Hureyre, Sahâbe içerisinde hadisi en iyi bilen, hadis almada ve rivâyet etme hususunda diğerlerinden daha üstün bir duruma gelmiştir. Onun rivâyet ettiği hadisler, diğer sâhâbilerde veya birçoğunda dağınık halde bulunuyordu. Bu yüzden onlar Ebû Hureyre'ye başvuruyor, hadis rivâyetinde ona dayanıyorlardı. İbn Ömer, onun cenaze namazında, ona Allah'tan rahmet dileyerek, 'Hz. Peygamber'in hadisini müslümanlar adına muhâfaza ediyordu' demiştir.
Ebu Hüreyre’nin tenkit edilmesinin en büyük sebeplerinden bir ikisi örneklendirmek gerekirse;
Bazı kişiler dini keyfi ve arzulara uygun bir bicimde yorumlamasına engel olan, dine yönelik hile ve tuzakları sonuçsuz bırakan bir kısım hadislerinden kurtulmak istemektedir. Bu saldırıların yönü yalan ve zayıf rivâyetlere veya anlamını tam manasıyla anlayamadıkları bazı sahîh hadislere dayandığı görülmektedir. Bundan başka, Ebû Hureyre Hz. Peygamber'den duymayıp diğer sahabeden duyduğu bir hadisi kendisine rivâyet eden şahsın ismini vermeyerek, Hz. Peygamber'den kendisi duymuş gibi rivâyet ederdi. Bu davranışı bazı kişilerce garip karşılandı. Ayrıca, Hz. Peygamber'den naklettiği hadisleri halka öğretmeyi, ilmi gizlemenin günahındân kurtulmak için, kendisine bir görev sayıyordu. (Buhâri, İlim, 43). Bu anlayış onu her öğrendiğini başkalarına anlatmaya yöneltmişti. Öyle ki anlattığı hadis sohbet ettiği ortamda bulunanların işine yarasın yaramasın fıkıh konusu dışınada kalsın kalmasın her şeyi herkese öğretmek istiyor, bu yönde calışmalarda bulunuyordu. Devrin Halifesi Hz. Ömer içinde bulunduğu ortam gereği, halkın herşeyden önce Kur'ân ile meşgul olmasını, ameli konuların dışında kalan hadisleri az rivâyet etmelerini, halkı yersiz bir tevekküle götürecek ruhsat hadisleriyle, halkın anlayamayacağı müşkil hadisleri halka rivâyet etmeyi uygun görmüyordu. Bundan başka çok hadis rivâyet edenlerin, rivâyet sırasında hata yapabileceklerinden ve benzeri şeylerden de endişe ediyordu. Bütün bu sebeplerle, Hz. Ömer sahâbîleri çokça hadis rivâyet etmekten alıkoymuş, Ebû Hureyre'ye de ağır konuşmuş ve onu Devs'e sürmekle tehdid etmiştir. Çünkü Sahâbe içerisinde en çok hadis rivâyet eden oydu. İbn Kesir bunu naklettikten sonra şöyle der: 'Bildirildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) daha sonra Ebû Hureyre'nin hadis nakletmesine izin vermiştir (İbn Kesir, a.g.e., VIII, 106; M. Ebu Zehv, a.g.e., 159). Hatta İbn Ömer daha sonraları şöyle demiştir: 'Ebu Hureyre benden daha hayırlı ve naklettiğini daha iyi bilendir.' Cennet'le müjdelenenlerden biri olan Talha b. Ubeydullah da: 'Şüphe yok ki Ebû Hureyre Hz. Peygamber'den bizim işitmediğimiz hadisleri işitmiştir' demiştir (el-Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e, III, 511, 512). Mervan'ın sekreteri Ebû Zualza'a da Ebû Hureyre'nin hadis rivâyetinde ne derece güçlü olduğunu gösteren şu haberi nakleder: 'Mervan, Ebû Hureyre'yi Saray'da hadis rivâyet etmek için dâvet etmişti. Mervan beni divanın arkasına oturtmuştu ve ben de Ebû Hureyre'nin naklettiklerini gizlice yazıyordum. Ertesi yıl yine onu dâvet etti ve ondan hadis rivâyet etmesini istedi. Bana da bir yıl önceki yazdıklarımdan takip etmemi tenbih etti. Neticede, onun bir tek kelime bile değişiklik yapmadan rivâyet ettiğini gördüm (İbn Kesir, a.g.e., III, 106; M. Ebû Zehv, a.g.e., 162-164).
Bütün bunlarla birlikte Ebû Hureyre'nin rivayet etmediği ancak ona dayandırılan uydurma hadislerde bulunduğu bir gerçektir. O kimsenin hatırı için hadis uydurulamayacağını bunun karşılığının “Kim bilerek bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisinin muhatabı olacağını biliyordu. Çünkü bu hâdisin râvîlerinden birisi de kendisidir. Birçok toplantılarında hadis rivâyet etmek istediğinde bu hadisi zikrettiği sâbittir. Sahâbiler, onun hadis rivâyetindeki üstünlüğünü kabul ettiler ve ondan hadis naklettiler. Hz. Ömer, Osman, Talha, İbn Abbâs, Âişe, Abdullah b. Ömer ve diğerleri (r.anhum) bunlardandır (Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e., III, 513; İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108). Bu da onların, Ebû Hureyre'nin güvenilirliği ve doğruluğu hususunda ittifak ettiklerini gösterir. Diğer taraftan, Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiği hadislerin çoğunun, başka sahâbîler tarafından da nakledildiği görülür (M. Ebû Zehv, a.g.e. 160, 161).
Görüleceği gibi sahabe ufak tefek hatalar da işleyebilen aynı zamanda da peygamber efendimiz arasındaki ilişkilerde son derece nezih nezaketli, saygılı, fedakâr, bir diyelog görürüsünüz. Bir sahabenin yaptığı hataya karşı bütünü birden tepki verir, yanlışı ortak olarak telin ederlerdi. Yani bu topluluk öyle üsten tutma gercek dışı iftira ile kirlenip paslanabilecek bir yapılanma değildi.
Bütün toplumlarda olabileceği gibi İslam toplumlarında da bir homejenlik yoktur. Kabiliyetleri, anlayışları, düşünceleri, Allah a yakınlıkları farklı farlıdır. Dünya ve ahret görüşlerinde birleştikleri noktalar olabileceği gibi ayrı noktalarıda bulunmaktadır. Şiiler arasındaki yapılanma da da böyledir.
Günümüz ve geçmiş şia âlimlerinin hepsini bir görmek aynı katagörüde değerlendirmek çok büyük haksızlık hemde büyük bir iftira olur. Hakikate farklı gözlükle bakan bu Ali sevdalılarının eserleri söylem bicim ve şekilleri görüşlerinin birçoğu ehlisünnetle örtüşmektedir. Onlar hakikate bakarken bu düşünce şia anlayışına uygun mu? Değil mi? mantığı ile konuya yaklaşmazlar. Gerceği söylemekten de çekinmezler. Ali yi hakiki anlamda seven onun gibi onurlu olmalıdır. Onurun, şahsiyetin, adaletin, tüm güzel vasıfların timsali ne diyor bir bakalım.
Bu iddiaların muhatabından sayılan oysa sürecin hiçbir yerinde içinde olmayan o muhterem zat Mü'minlerin Emiri Ali radıyallahu anh, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in sahabilerinden bahsederek şöyle der: “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabilerini gördüm. Sizlerden hiç birinin onlara benzediğini göremiyorum. Gündüzü saçları başları dağınık ve toz toprak içinde geçirirler, geceyi de secde ederek ve namaz kılarak geçirirlerdi. Dönüşümlü olarak alınlarını (secdeye) ve yanaklarını (yastığa) koyarlardı. Ahiretlerini düşünmekten ateş üstünde durur gibiydiler. Secdelerinin uzunluğu nedeniyle gözlerinin arasında (alınlarında) izler oluşurdu. Allah anıldığında gözlerinden yaşlar akardı. Öyle ki, göğüsleri ıslanırdı. Azaptan korkarak ve sevabı umarak, fırtınalı günde ağacın sarsıldığı gibi sarsılırlardı." Nehcu'l-Belâğa; Tahkik: Dr. Subhi es-Salih; Daru'l Kütübi'l Lübnani baskısı, Beyrut; sf. 143. Seneler sonra Hz Ali nin vaazlarından yola cıkarak Tarihte yalancı olarak bilinen iki şii tarafından toparlanmış olan bu kitap Şiilerin en itibar ettikleri kitap olmasına rağmen toparlayanlar bazı gercekleri kamufle edemedikleri burada görünmektedir. Ama bugünün bazı şiacıları bunu da kamufle etmesini bilmişlerdir.
Hz Ali nin böyle gördüğü Sahabenin Hz. Ali ve evladına karşı düşman olarak yaşadığı iftirasını ellerinden geldiğince canlı tutmaya çalışan bir anlayış ile hz Ali arasında nasıl bir alaka kurulabilir ki? Onlar, Hz. Ali kardeşçe, birbirini severek ve birbirlerine yardımlaşarak yaşamışlar ve aynı şekilde de vefat etmişlerdir. Allah’ın onlardan ve onların da Allah’tan razı oldugu Muhacir ve Ensar’dan sahabenin ulularıyla ilgili övgüleri Allah’ın kelamından daha güzel ifade eden yoktur. Fetih Suresi, ayet: 29; "Kâfirlere şiddetli, kendi aralarında merhametli." Hadid Suresi, Ayet: 10; "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Mallarınızı Allah yolunda niçin sarfetmiyorsunuz? İçinizden Mekke'nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler. Berikiler daha üstün derecededirler, Allah hepsine cenneti vadetmiştir. Allah işlediklerinizden haberdardır." Allah vadinden döner mi? Ali. İmran suresinde ise şöyle buyurdu. "insanlar için ortaya çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz."
Ortağı sayılırsınız Yok sizin yanınızda içmediyse bilmediğiniz, görmediğiniz şeye şahitlik yapmanız size helal değildir." demiş. Onlar: Görmedi isek de bu bizce malumdur dediklerinde de "Allahu Teâlâ şahitlere bunu yasaklamış ve buyurmuştur ki "Bildikleri halde (bilerek) şahitlik yapanlar hariç, sizin bu işinizden herhangi bir şey (biliyor) değilim."
Yine sahabe ile ilgili yüce Allah (c.c.)'ın haklarında:
“(İslâm'a ve dolayısıyla cennete girişte) ileri geçerek birinciliği kazanan Muhacirler ve Ensar, bir de güzel amellerle onların izinde giden mü'minler (var ya), Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.” (Tevbe: 9/100),
“Muhammed (a.s.) Allah'ın Rasûlüdür. O'nun beraberinde bulunanlar (Ashab-ı Kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler.” (Feth: 48/29),
“Onlardan (Muhacir ve Ensardan) sonra gelenler şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla” (Haşr: 59/10) demekte ve
“Hakikaten Allah, (Hudeybiye'de) ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, o mü'minlerden razı oldu. Böylece kalblerinde olan sadâkati bildi de, üzerlerine sekinet (manevî huzuru) indirdi. Kendilerine de yakın bir zafer (Hayber'in Fethini) verdi.” (Feth: 48/18) Diyerek Allah (c.c.) bu Ayet-i Kerime ile onlardan razı olduğunu ve kalplerinde olanı bildiğini beyan ediyor. Bu kişiler Bindörtyüz kişi olup hepsi de Ebubekir'e (r.a.) de biat etmişlerdir.
Câbir b. Abdullah'ın rivayet ettiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar:
“Hudeybiyede ağacın altında -Rasûlullah'a- biat edenlerden hiçbirisi cehenneme girmeyecektir.” (Müslim)
Yine sahabeyle ilgili sevgili peygamberimiz Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
Sevrî, Nusayr b. Zu'lûk'tan, O'da İbn-i Ömer'in şöyle dediğini rivayet ediyor:
“Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabına sebbetmeyiniz (sövmeyiniz). Onlardan birinin Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile bir saat sohbetleri, sizden birinizin yapacağı kırk yıllık ibadetinden daha hayırlıdır.” Bir başka hadisi şerifte sevgili peygamberimiz
“Ashabıma sövmeyiniz. Allah (c.c.)'a kasem ederim ki herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan (Ashabımdan) birinin bir avuç, hatta yarım avuç sadakasına (sevabta) yetişemez”. (Buhârî ,Fedail Ashabin Nebi: 5, Müslim Fedailu Sahabe: 221. Kuran ve Hadisi şeriflerde bu kadar övülen sahabeye Şiacıların ilme eserlerinde, Ebubekir (r.a.) ve Ömer'e (r.a.) (Haşa!) put diyorlar. Halbuki tarihte açıkça belirtilmiştir ki, Ali (r.a.) küfede, mimberde defalarca ve binlerce kişinin huzurunda ve tevatür derecesine varan binlerce kişinin rivayetiyle şöyle demiştir: “Peygamberinden sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebubekir, sonra Ömer'dir.”)
Hasan b. İmâre, Hakem'den, O'da Muksim'den, O'da İbn-i Abbas'tan rivayet ettiğine göre İbni Abbas şöyle diyor:
“Allah (c.c.) Rasûlullah'ın arkadaşlarına -Ashab-ı Kiram- af dilemeyi emretmiştir. Bunların savaşacaklarını da biliyordu.”
Cenab-ı Allah (c.c.)'ın el-Feth sûresinin onsekizinci âyet-i kerimesinde :
“Hakikaten Allah (Hudeybiyede) ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, O müminlerden razı oldu.” Biatla ilgili sevgili peygamberimizin Müslim'de rivayet edilen bir başka hadis-i şerifinde şöyledir: “Ağaç altında Rasulullaha biat edenlerden hiçbirisi ateşe girmeyecektir.”
Söz konusu ağacın altında biat edenlerin içinde Hz. Ebu Bekir ve Ömer de vardı bunca delile rağmen Şiiler, hem sahabeye ithamda bulunmuşlar hemde halifelere. Hatta ilk iki halifeye put demekten geri durmayıp bunca gerceği hep tersinden okumuş hala bedir savaşına katılan sahabe ile ilgili Allah’ın onlar için kullandığı övücü ifadeleri kabullenir görünürken “ama onların sonradan hata yapmayacağını da söylememiş” diyerek Kuran’a rağmen onlara bir takım hata itham, küfür izafe etmekten geri durmamışlardır.
Allah (c.c.) Ensar ve Muhacir olan ashab hakkında şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki Allah Peygambere ve güçlük saatinde (Tebûk savaşında çekilen sıkıntı ve mahrumiyet günlerinde) Ona uyan Muhacirlerle Ensara lütfetti. (tevbelerini kabul etti)” (Tevbe: 9/117),
Hakiki İslam tarihi metinlerinde rastlanmayan yalanlardan ve bilgi kirlilğinden oluşan tarihin dedikodu sayfalarından yırt yapıştır yaparak oluşturulan metinlerden medet umarak din oluşturulabilinirmi?
Bırakın Bedire katılan sahabelerle ilgili Hz Âlinin görüşlerini, savaşın ortasında kendisine ihanet edip sonradan kendisine karşı savaş açan hariciler ile alakalı sözlerini ibretle izleyelim. Ondan sonra da ehlibeytin sahabeye bakışının ne olabileceğini düşünelim.
Ne Ashabi kiram ne de Hz Ali kendileriyle savaşan haricileri tekfir edip kâfirlikle suclamamışlardır.
Şimdi Hz Ali ye kulak verelim.
“Va'd olsun ki sizi mescitlerimizden ve cihaddan gelen ganimetlerdeki hakkınızdan alıkoymıyacağız”.
Daha sonra onlara İbn-i Abbas'ı göndererek yürüdükleri yolun yanlış olduğunu bundan vazgeçmelerini istedi. İbn-i Abbas'ın onlarla yaptığı münazaralardan sonra onlardan yarısı kadarı fikirlerinden vazgeçtiler. Geri kalanlarına da savaş ilan etti. Bütün bunlara rağmen soylarını esir etmemiş, mallarını -bîr koyun da olsa- almamış,
Kays b. Müslim, Târik b. Şihâb'tan naklettiğine göre. Târik şöyle diyor:
“Ali (r.a.) Nehrevan'da hâricilerin işini bitirdiğinde ben de Onun yanındaydım. Ali'ye (r.a.) denildi ki:
“Bunlar müşrik midir?” Ali (r.a.):
“Şirkten kaçtılar”.
“Münafık mıdır?”
“Münafıklar Allah'ı çok az zikrederler.”
“Peki nedir bunlar?”
“Bunlar bize isyan eden bir kavimdir. Biz de onlarla savaştık” buyurdular.
Görülüyor ki, Ali (r.a.) haricilerin kâfir veya münafık olmadıklarını aksine mü'min olduklarını açıkça beyan etmiştir. Ama bazı âlimler, bu görüşte değildirler. Ebu İshak el-İsferâyînî ve Onun yolunu izleyenler gibi. Bunlar:
“Açıkça bizi tekfir edenlerden başka hiç kimseyi tekfir etmeyiz. Kâfir kılmak onların değil, yalnız Allah (c.c.)'a mahsus bir haktır. Yine insanın kendisine iftira edene misliyle muamelede bulunması, akrabasına kötülük ettiği için kendisinin de onun akrabalarına kötülük etmesi doğru ve hakkı değildir. Böyle bir şey Allah (c.c.)'ın hukukuna göre haramdır. Hıristiyanlar Peygamberimize sövseler, biz de İsa (a.s.)'ya sövemeyiz. Râfizîler Ebubekir (r.a.) ve Ömer'i tekfir ediyorlarsa, bizim de Ali'yi (r.a.) (hâşâ!) tekfir etmemiz doğru değildir.” diyorlar.
Süfyan, Ca'fer b. Muhammed O da babası el-Bakır'dan naklettiğine göre Muhammed Bakır şöyle diyor:
“Ali (r.a.) Cemel vakasında -yani Siffin gününde- aşırı giden bir kişinin sözlerini işitince ona şöyle dedi:
“Konuşacaksanız yalnız doğru olanı dile getiriniz.”
Ortada bir topluluk vardır iki, kendilerine zulmettiğimizi iddia ediyorlar. Biz de onların bize zulmettiklerini söylüyoruz. Bundan dolayı da onlara savaş açtık.”
Mekhûl’un rivayet ettiğine göre, Ali'nin (r.a.) taraftarları, Muaviye (r.a.)'nin taraftarlarından ölenlerin durumunu sormaları üzerine Ali (r.a.):
“Onlar mü'mindirler,” cevabını verdi.
Abdul vâhid b. Ebi Avn şöyle diyor:
Ali (r.a.), Estere dayalı olduğu bir vaziyette Sıffînde vefat edenlerin yanından geçti. Hâbis el-Yemanî'yi de vefat edenler arasında gördü. (Bu zât Habis b. Rabia el-Yemânî'dir. Çok ibadet eden ashabtandır. Muaviye (r.a.)'nin taraftarlarından olup Sıffînde şehid düşmüştür. )
O esnada Ester:
Allah'tan geldik, Allah (c.c.)'a gideceğiz -hayretini izhar ederek- Ey Emirul Mü'minin! İşte Habis el-Yemanî Muaviye'nin taraftarları arasındadır. Üstünde de Muaviye'nin alameti vardır. Vallahi ben onu müslüman zannediyordum, demesi üzerine Ali (r.a.):
“O şu anda da müslümandır.” buyurdular.
Ahmet b. Muhammed b. Süleyman et-Tüsterî'nin Ebu Zur'a er-Râzi'den rivayet ettiği şu sözler çok önemlidir. “Ashab-ı Kiramın kusurlu olduklarını iddia eden birini gördün mü, bilki, o zındıktır. Çünkü bizim nezdimizde Rasulullah haktır. Kur'ân haktır. Kur'ân-ı ve sünneti bize nakleden Rasulullah'ın ashabıdır. Bu zındıklar ise, kitab ve sünneti iptal etmek için ashab-ı kiramı cerh ediyorlar. Oysa cerhe müstahak olan kendileridir. Zîra zındıktırlar.” (cerh; Ravide adalet ve zapt sıfatlarından birinin veya ikisinin eksikliğini ortaya koyarak, onun zayıf olduğunu belirtmek) sözünün muhatabı olacak kadar olayı radikalleştirmenin bir anlamı olmasa gerek.
Tarih boyunca dinde birlik ve beraberliğin sağlanması yanlış anlaşılmaların ya da dine sokulmaya calışılan fitne hareketlerinin yok edilmesi uğruna çok cabalar sarfedilmiş olmasına rağmen maalesef ki tarihselliğin din gibi algılanması, geçmişte söylenilen her şeyde bir hikmet aranması, bu söylemler kuran‘la catışsa da bundan insanların anlayamayacağı bir bilinmezin saklılığı inancı, işin nerdeyse gecmişte söylenilen yazılan kültürleşen şeylerin doğruluğundan şüpheye düşmek yerine, acaba kuranda mı bir sorun var? Algılamasına kadar götürüldüğünü görmek mümkün. İslamın yayıldığı her yerde bu yapının az çok görülmesi ne acı!. İşte bu yanlış alğılamalar yüzünden islamın bütünlüğü yönündeki cabalardan sonuc alınamamıştır. Bunlardan bir tanesi de Safevi devleti şahlarından Nâdir şâh 1148 de Sünni ve şii alimelerini bir araya getirerek tartışılıp inanclardaki yanlışların temizlenmesini istemesidir. Bu davetin neticesinde, Şiî Mollalardan davete icabet eden Yetmiş kişi ile Osmanlı âlimlerinden Süveydî ile Efgan müftisi ve altı Buharalı Sünnî âlim Necef’e bir araya geldiler. Nâdir Şâh, Süveydî’yi vekil tâyin edip, hak yolun tartışılıp bulunması ve iki tarafça da tasdikini istemiştir. Şiî Mollalar kendi tezlerini ileri sürdüler bununla ilgili karşı tezleri dinlediler uzun tartışmalar sonunda Süveydî tarafından sıra ile dört halîfenin üstünlükleri, Eshâb-ı kirâmın hepsine hürmet edilmesi lâzım olduğu, gayr-i meşrû yaşama tarzı olan müt’a nikâhının İslâmiyette yasak edildiği ve İran’daki bu çirkin işleri Şâh İsmâil Safevî ile onun yolunda giden çocuklarının çıkardığı ispatlandı. Sünnî âlimlerin, mollaların ve Nâdir Şahın tasdîkinden geçen antlaşma imzâlanıp, Ferman-ı Şâhî îlân edildi. Ancak her şey yazılı ve imzalı metin üzerinde kaldı. Aynı şiiler gittikleri yerde kaldıkları yerden devam ettiler. Niye devam etmesinler ki bütün bir halkın yerine düşünüyor onları yönlendiriyor onların kazanclarından nemalanıyorlar bu az bir şey mi?!....
19 Ağustos 2010 Perşembe
ŞİİLİĞİ OLUŞTULAR ŞİACILARIN KUR'ANA BAKIŞI
Tarihi sürecte Şiilerin Hz. Kuran ile alakalı görüşlerinin birden çok boyutu vardır. Bunlardan birincisi
Emevi devrinde yaşıyan ve Emevi yönetiminden memnun olmayan bazı bilginler her ne kadar siyasi iktidara boyun eğmiş görünseler de gönülden ona karşı kırgın ve Ali soyuna bağlı idiler. Siyaseten başa çıkamadıkları emevi hanedanına karşı bir şekilde karşı koymak istediler. İktidara karşı nefret ve diğer tarafa duyulan sevginin verdiği heyecan, bu kişileri Ali’nin ve Ali soyunun halifeliğine dair Kur'i'ın'da İşaretler aramaya yöneltti. Böylece Kur'an'da delil bulma çalışmaları ve Şia eğilimine göre tefsiri başladı. , Mevcut yönetime karşı aşırı nefretin göz karartıcı etkisi ve araya sızan münafıkların olumsuz rolleriyle şia arasında tefsire dair çok asılsız ve akla mantığa aykırı haberleri görmek mümkündür.
İkincisi, ortaya koydukları inanç akidelerini tevsir yöntemi ile mevcut Kuran’da istedikleri boyutda isbat edemeyen radikallerin kuranda ilave ve cıkartmalar olduğu şeklinde yüzlerce iddiaları kendi kaynaklarında görülmektedir. Kimi zaman bu iddialarını dışarıya karşı saklamış olsalarda kendi içlerinde bunu dillendirmeleri yetmemiş, neticede bazı şii âlimleri Kuran la ilgili bütün tereddütlerini belirli kaynaklarda toplamışlardır. Bu haberlerin inanılması için de, hep bir imamın ağzından söyletirilmiştir.
Bunların dışında İmamiyye Kur'an'ın zahir ve batın manası bulunduğuna işaret ederek bu konuda aşırı tevillere gider, çelişik düşünceler ileri sürer. Onlara göre Allah Kur'an'ın zahirini tevhid, nübüvvet ve risalete çağırmaya; batınını da imam'et, velayet ve buna bağlı şeylere çağırmaya has kılmıştır(aı-Tefs!r va'I-MlIfessirulı, II. 28 ) Aynı ayetin biribirine zıd çeşitli tevilleri olabilir. Hatta bir ayetin başı bir şey, sonu da başka bir şey hakkında inmiş olabilir. Kur'an'ın her devre mahsus manası vardır. Zamanın değişmesiyle Kur'an'ın manası tazelenir.
Zira batın, batının batını; zahir, zahirin zahiri vardır (as-Safi, s. 17 )
Verilen manalar birbirinden ne kadar uzak olursa olsun, imamiyye bu iki mana arasında mutlaka bir irtibat kurmağa çalışır. Kur'an'ın hem zahir, hem de batın manası yalnız Ehli Beytten gelir. Ehli Beyt Kur'an'ın iki manasını da bilirler. Başkaları ise değil batını, zahirin bile birçoğunu bilmezler. Ehli Beytten gelen manayı, anlaşılmasa dahi kabul etmek gerekir. Ehli Beyti seven, İlmini onlardan alan kimsenin de tefsiri kabul edilir. Çünkü o kimse Ehli Beytten bir ferd haline gelmiş gibidir. Peygamber (a.): "Selman bizdendir" demiştirı. Zahir ve batm mana hususunda imarniyye, sufiyye ile aynı görüştedir.
Ancak sufiyyeye göre batm manayı anlayan rasih bilginler, insan-ı kâmil; imamiyyeye göre de imamlar ve onlardan feyz alan kişilerdirı(as-Safi, s. 20)
İmamiyye, Kur'an'daki bütün medh-ü sena ayetlerinin, imamlar ve onları sevenler hakkında; bütün kötüleme ve azarlama ayetlerinin de imamların muhalifleri ve düşmanları hakkında nazil olduğunu kabul etmektedirler. Hatta Hz. Ali'nin ağzından söyletilen bir rivayete göre Kur'an'ın üçte hiri Ali ile, üçte biri onların düşmanları, üşte biri de farzlar ve hükümler hakkında inmiştir. Fakat Muhammed ibn al-Murtaza gibi ciddi bilginler, ayetlerin manasını böylesine daraItmanın karşısındadırlar İmarniyyeye göre Allah'ın kendisinden çoğul zamiriyle (biz) şeklinde bahsedişinin nedeni, peygamberi ve imamları da kendi nefsine katmış olmasıdır. Bazan da bu çoğul zamiriyle yalnız imamlar kasdedilmiştir. Kendi akidelerini doğrulamaya yönelik oluşturdukları tefsir ve meallerinin çoğunda sahabe düşmanlığı görümmektedir. Kısacası Şiiler, kaynağını Kurandan ve sünnetden almadan oluşturdukları inanc ve akidelerine inandırıcılığı sağlamak adına hadisler uydurmuş Kuranı amacları doğrultusunda yorumlamaktan çekinmemişlerdir.
Artık şia elinde tefsir o hale gelmiştir ki, Kur'an, sanki sadece Ali ve soyunun velayetini desteklemek için gelmiş bir şii kitabı hüviyetine dönüştürülmüştür. İmamiyyeye göre Kur'an'ın gerçek tcfsirini yalnız imamlar bilirler, yalnız onlardan gelen tefsir rivayetleri makbuldür. Zira bütün peygamberlerin ilmi Ali'de ve ondan sonra gelen imamlarda toplanmıştır. Allah, bütün peygamberlerin ilmini (al-Kafi I. 223) Hz. Muhammed'de, onun ilmini de Hz. Ali'de topladığı için Ali öteki peygamberlerden bilgilidir. Kuleyni'nin, al-Kafi'de Suleym ibn Kays yoliyle Hz. Ali'den rivayet ettiği bir hadise göre Hz. Peygamber, inen her ayeti, Ali'ye okutur, yazdırırmış, Hz. Ali kendi eliyle ayetin kendisini, Hz. Peygamberin öğrettiği biçimde te'vilini, tefsirini, nasihini, mensuhunu, muhkemini, müteşabihini yazmış. Sonra peygamber, unutmasın diye Ali'ye dua etmiş. Artık ondan sonra Ali, öğrendiği şeylerden bir harf dahi unutmamış(al-kafi . 64; as Safi, S.ll
Kur'i'ın'ın tcfsirini ancak kur'an'ın evlerinde indiği kimseler bilirler. Bunlar da Peygamber'in Ehli Beytidir. Onların evinden çıkmayan bilgiye güvenilmez. Muhammed Ebu Zehra'nın kaydettiklerine göre : "El-Kuleyni'nin anlattığına göre Ebu Bekr Sıddık'ın torunu olan Ca'fer'i Sadık, Kur'an-ı Kerim'de bazı eksiklikler bulunduğunu söylermiş. Kur'an'daki bütün "Al-i Muhammed" kelimeleri kaldırılmış; mesela, "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et; eğer yapmazsan O'nun elçiliğini teblig etmemiş olursun." ayetindeki "Rabbından" kelimesinden sonra gelen "Ali" kelimesi kaldırılmış. "O zulmedenler, yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bilecekler" ayetindeki "Zulmedenler" kelimesinden sonra ve "Hangi" kelimesinden önce yer alan "Ali Muhammed" sözü kaldırılmış. Keza, "Gerçekten kafir olan ve zulmedenleri Allah asla yarlığamıyacaktır" ayetindeki "zulmedenler" kelimesinden sonra gelen "Al-i Muhammed" sözü kaldırılmıştır!. Kuleyni bu sözleri Ca'rfer-i Sadık'a isnad etmiştir.
Kur'an tefsiri hakkında Ehli Beytten çok rivayetler gelmiştir. Ancak bunlar, soranların durumuna ve anlayışına, imamların dindeki irşad metodlarına göre değişiktir. Düşmanlardan gizlenme (takiyye) amaciyle birçok sorunlar köşelerde gizli kalmıştır.
Şiilerin ve şiacıların kuran bakış tarzları ve anlayışlarına fazla yorum getirmeden sadece kendi kaynaklarından dip not vererek tamamını olmasa bile hiç değilse bir kısımı burada vermenin faydalı olacağı kanattindeyim.
Siilerin, Şu anda ellerindeki kuran mevcut kuran olmasına rağmen tasnifini değiştirmişlerdir. Ayrıca düşüncelerinin arka planında, mevcut Kuran’ın bazı kısımlarının uydurulmus, bazı kısımlarıda tahrif edilmis olduğuna inancı vardır. Hakiki Kuran ın gayıpdaki imam ile beraber ortaya cıkacağına inanırlar. Takiyye yaparak bu düşüncelerini dışarıya pek seslendirmek istemezlerse de, bu inançları en muteber saydıkları birçok hadis kitapları ve en değerli ilim adamlarının kuran tefsirlerinde mevcuttur. Bunun sayısı o kadar çoktur ki bu tereddütlerin hepsini buraya almaya kalkışsak sanırım onlarca sayfa buna yetmez.
İlk İmamiyye Tefsirlerinde Kur'an'ın Tahrif Edildiği Üzerinde Durulur: İlk şia kitaplarında Kur'an'ın tahrif edildiği hakkında birçok tutarsız, mantık dışı rivayetler ortaya atılmıştır. Onlara göre guya Ali ve soyunu öven, onların düşmanları olan öteki sahabileri yeren birçok Kur'an ayetleri Kur'an'dan çıkartılmıştır.
Allah'ın Resulü vefat edince Hz. Fatıma çok ağlarmış, onu teselli etmek için Allah bir melek göndermiş. Melek onunla konuşuyormuş. Hz. Fatıma bunu Ali'ye şikâyet etmiş, Ali demiş ki:
— Meleğin geldiğini hissedince bana söyle. Nihayet Fatıma meleğin geldiğini Ali'ye söylemiş. Emiru'l-mü'minin (Ali), melekten duyduğu her sözü yazmış. İşte o sözlerden bir mushaf meydana gelmiş. Yalnız bu mushafta helal ve harama dair bir şey yokmuş da gelecekte vukubulacak olaylar varmış (al-kafi , i. 241 )
al-Ayyaşı'nin kaydettiği bir rivayete göre de Osman'ın yanından çıkan Abdullah İbn Amr yolda Emıru'l-mü'minin Ali’ye rastladı:
Ya Ali, dedi, bu gece bir iş üzerinde çalıştık, umarız ki Allah o sayede ümmeti sağlamalaştırır. Emiru'l-mü'minın:
— Evet, dedi, çalıştığınız işi biliyorum: Dokuzyüz harfi tahrif ettiniz, değiştirdiniz, tebdil ettiniz: Üçyüzünü tahrif ettiniz, üçyüzünü değiştirdiniz, üçyüzünü de t'ebdil ettiniz(al ..Ayyaşi, Ehu'u-Kasr Muhnmıne,l ilm IItes'uıl, KitalJll'1 T"fslr, al-Hac as-Scyy;'! Haşim ar-Hasııli aI..Muhaıııiıi neşri, Çıi"hane-i Ilıniyye, i. 48. ).
“Bu tür rivayetler de hep Muhammed Bakır'a veya Ca'fer-i Sadık'a atfedilir.
Onlardan öteye giden bir sened yoktur. Bu imamlar da böyle mantıksız sözler söylemekten münezzehtir. Çünkü bu sözlerin hiçbir ilmi değeri yoktur. Birinci rivayette Hz. AIi'.nin topladığı asıl Kur'an'ı bir defacık gösterip hemen sakladığı anlatılmaktadır. Hz. Ali gibi kahraman bir insan, nasıl olur da Kur'an'ın tahrif edildiğini gördüğü halde kendi Kur'an'ını saklar, asıl Kur'an'ı ortaya çıkarmak için çaba göstermez, hâşâ muharref Kur'an'ın yayılmasına boyun eğer? Özellikle dört yıl bizzat halifelik yapmış, müslümanlara hakim olmuştur. Bu dört yıl içinde neden kendinde bulunan asıl Kur'an'ı çıkarıp yaymamıştır? Sonra Fatıma'ya teselli için melek gelmişse Fatıma’nın bundan sevinmesi lazımgelirken neden Hz. All'ye şikâyet eder? Fatıma'yı teselli için gelen melek, Fatıma evladının başına gelecek hazin olayları söyleyip de onu büsbütün üzüntüye sokup yüreğini dağlar mı? Öc almaya mı geldi bu melek? Melek ruhanı bir varlıktır, konuşması da ruhanıdir. Onun Fatıma ile konuşmasını, Hz. Ali nasıl duyar? İslamı savunmak için canlarını vermeğe her zaman hazır olan muhacirin ve ensarın ne kötülükleri varmış da Ebubekir, Ali'nin mushafını
açar açmaz hemen muhacirin ve ensarın kötülüklerini anlatan ayetlerle Karşılaşmış? Âlemlere rahmet ve insanları ıslah için gelen Allah kelamı, insanları rüsvay etmek için tutup şahısların kötülüklerini mi sayacak? Nasılolur da Ali'nin o kadar üzerine titreyip sakladığı bu gizli mushaftan, ashabın kötülüklerini anlatan bir ayet dahi kalmaz?” (Süleyman Ateş imamiye Şiası)
Bazı şia kitaplarına göre Osman mushafında 73 ayet olan Ahzah suresi, aslında 296 ayeti ihtiva ediyordu. Bugün 64 ayet olan Nur surcsi, önce 100 ayetten fazla idi. 99 ayet olan Hicr Suresi, 190 ayct idi. Sadık'a yakıştırılan al-Kiifideki ifadcye. göre Kur'an Muhammed'e on yedi bin ayet olarak inmiştir. Elimizde sadece 6263 ayet vardır. Gerisi Ali'nin emrettiği şekilde Ehli Beyt yanında saklıdır. Fakat al-Kilfi'ye göre hu saklı mushaf, son imamla birlikte kayholmuştur. Kaim, bu mushafı ortaya çıkaracaktır.
Şiiler eksik dedikleri bu Kur'an'a ilave edecek tek ayet dahi bulamadıklarından tam Kur'ian'ı ileride kalkacak imanlın ortaya çıkacağını ileri sürmekle güçlükten kurtulmağa şalışmışlardır. Yalnız son zamanda Hindistan'ın Bankipor şehri kütüphanesinde iki apokrif (uydurma) sure bulunmuştur. Bunlardan biri İki Nur Suresi (41 ayet), diğeri Veliye Suresi (7 ayet) adını taşımaktadır. Bunlar Ali ve imamların velayetlerini teyidetmekte, aynı zamnda birçok mezhebi tefsirleri içine almaktadır.
Son asırların mahsulü olduğu kesin olan bu apokrif sureleri şiiler de kabul etmemekte, fakat tahrif hakkındaki efsanevi rivayetleri yazmaktan geri durmamaktadırlar. Neler Tahrif Edilmiş?
Lem Yekfın Suresi, Kureyşten yetmiş kişinin neserleriyle birlikte ismini içine alıyordu. Ahzab Suresi, En'am Suresi gibi; ondan Ehli Beytin faziletlerini çıkardılar. Velayet Suresi tamamen çıkarıldı! Birçok yerlerden Ali'nin ismi, Birkaç yerden Muhammed ismi, bazı yerlerden münafıkların isimleri çıkarılmış.
Şianın büyük muhaddisleri el-Kuleyni, el-Kafi adlı eserinde, Hisam b. Salim’den, Ebu Abdillah’ın su sözünü nakleder: “Cebrail’in Hz. Muhammed’e getirdigi Kuran, 17.000 ayettir”. Derken şii müfessir Ebu Ali et-Tabersi, Mecmaul Beyan c.10 s.406 Dehr suresinin bir ayetinin tefsirinde “Kuran ayetlerinin toplamı 6236’dır” olduğunu beyan eder.
Kuleyni el-Kafi’de c. 1, s. 339-341 da “Ebu Basir’den ettiği rivayetinde “Ebu Abdillah’ın yanına geldim ve ona canım sana feda olsun, sana bir mesele sormak istiyorum, burada sözümü duyabilecek senden baska herhangi bir kimse var mı? Dedim. Ebu Abdillah kendisi ile diger oda arasındaki perdeyi kaldırdı, oraya baktı ve sonra söyle dedi: Ne istiyorsan sor! Bunun üzerine, taraftarların, Resulullah, Ali’ye bin ayrı kapıya açılan bir kapı ögrettigindne bahsediyorlar, ne dersin, dedim. Ebu Abdillah,
Resulullah’ın Ali’ye her kapısı bin kapıya açılan, bin kapı ögrettigini, söyledi. Ben de, Allah’a yemin ederim ki, bu ilimdir dedim. Ebu Abdillah, bir süre yere bakarak düsündü ve sonra, evet bu ilimdir; fakat senin bildigin gibi bir ilim degildir, dedi ve söyle devam etti: Ey Muhammed, “ el-Camia “ bizim yanımızdadır; sen onun ne oldugunu bilirmisin? Diye sordu. Ben de, canım sana feda olsun, “ el-Camia” nedir? Dedim. Ebu Abdillah, söyle dedi: O, boyu resulullah’ın karışı ile yetmis karıs olan, Resulullah tarafından parça parça yazdırılan, Hz.Ali’nin sag eli ile yazdıgı, İçersinden yaralama diyetine kadar, helal ve haramla ilgili insanların ihtiyaç duydugu her seyin bulundugu bir sahifedir. Eliyle bana dokunarak, hazır mısın, ey Ebu Muhammed, dedi. Ben de canım sana feda olsun, ben seninleyim istedigini yap, dedim. Ebu Abdillah, eliyle bana dürterek “bu bir diyettir” dedi. Bunu söylerken öfkelenmis gibiydi. Ben, Allah’a yemin olsun ki, bu ilimdir, dedim. Ebu Abdillah, bu ilimdir; fakat senin bildigin gibi bir ilim degildir, dedi. Bir müddet sustuktan sonra, “Cifr” bizdedir; sen “Cifr” in ne oldugunu bilirmisin? Dedi. Cifr nedir? Diye
sordugumda: O Âdemden itibaren, bütün nebilerin ve vasilerinin ilminin,
aynı sekilde ) İsrail Ogullarından gelmis geçmis bütün ulemanın ilminin
bulundugu bir kaptır, dedi. Ben, iste ilim budur, dedigimde, o, evet ilimdir;
Fakat senin bildigin ilimlerden degildir, dedi. Ebu Abdillah, bir süre sustuktan sonra, “Fatıma’nın Mushafı” da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafını bilirmisin? Dedi. Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne oldugunu sordum, söyle cevap verdi: O, sizin elinizde bulunan Kuran’dan üç defa daha büyüktür ve ondan sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.”
Sîanın muhaddisleri Kur’an’da tahrif olduğu konusunda söz birliği etmiş gibidir.
Nitekim en-Nurî et-Tabersî bu konuda müstakil bir kitap yazarak Kur’an’ın tahrif oldugunu isbât etmeye çalışmıştır. Te’lif ettigi kitabının adını da Faslu’l-Hitâb Fî İsbâti Tahrifi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb koymustur. Huseyn b. Muhammed Taki en-Nurî et-Tabersî. Necef ulemasının büyüklerindendir, Caferîler diğer adlarıyla Siîler bu adama çok saygı duyar ve yüceltirlerdi. Öyle ki 1320 yılında vefat edince onu Necef’de kendilerince mukaddes saydıkları el-Meshed el-Murtazavî binasında Sultan Nâsır lidinillah’ın kızı Banu el-Uzma’nın odasına defnetmislerdir. Bu Siî âlim Ali’ye nisbet ettikleri uydurma kabrin yanında kitabını kaleme almıs ve bu kitabında kendinden önce geçmis Caferî/Siî âlimlerin Kur’an’ın tahrif oldugu yönündeki kanaatlerini, imamlarının sözlerini bir araya getirmistir.
Sia’nın seçkin müfessirlerinden olan meshur es-Seyh Muhsin el-Kasi, Ebu Cafer’in “Allah’ın Kitabın’da, bir fazlalık ve noksanlık olmasaydı, bize verilen hakkımız gizlenmezdi; Kaimimiz (el-Mehdi) ortaya çıktıgı zaman, Kuran onu dogrulardı” dedigini nakleder.( Muhsin el-Kasi, Es-Safi 6. Mukaddime s.10)
Bir hadislerinde
Hz. Peygamber, hasta döşeğinde yatarken Hz. Ali'ye:
— Ali, dedi, Kur'an döşeğimin altında sayfalar, ipek ve varaklar üzerinde bulunmaktadır. Onları alın, toplayın; yahudilerin Tevrat'ı zayi ettikleri gibi siz de Kur'an'ı zayi etmeyin.
Ali gidip Kur'an'ı sarı hir örtü içine doldurdu evine götürüp üzerine mühür vurdu, "Bunu derleyip bir araya getirmedikçe abamı giymiyeceğim" dedi. Kapısına biri gelse, onu karşılamak için abasız çıkardı. Nihayet Kur'an'ı derledi. Derledikten sonra insanlara çıkardı:
— İşte Allah'ın kitabı, onu Allah'ın Muhammed'e indirdiği biçimde iki kapak arasına topladım, dedi.
— Bizim yanımızda Kur'an'ı içinde toplayan bir mushaf var, bizim senin derlediğine ihtiyacımız yok dediler.
— Vallahi, dedi, benden günah gitti. Bundan sonra onu bir daha göremezsiniz, ben size haber vereyim dedim.
Şia kitaplarında bulunan acaip bir rivayete göre de Ali, Kur'an'ı derleyince Ebubekir'e getirmiş. Ehubekir açınca içinde ashabın rezaletIerlerini anlatan ayetleri görmüş. Hemen orada bulunan Ömer atılmış:
Ya Ali, demiş, götür onu bizim ona ihtiyacımız yok.
Ali de mushafı alıp dönmüş. Sonra Ömer, Zeyd ibn Sabit'i getirtip:
— Ali bir Kur'an getirdi, içinde muhacirlerin ve ensarın kötülükleri anlatılmaktadır. Sen bize bir Kur'an derle, muhacir ve ensarın kötülüklerini anlatan yerleri çıkar, demiş. Kur'an okuyucusu olan Zeyd de:
— Peki ama, demiş ya ben bu Kur'an'ı derledikten sonra Ali de kendi derlediği ni çıkarırsa yaptığım boşa gitmez mi?
Ömer hu işe çare düşünmüş, Ali'yi öldürtmekten başka çare bulamamış,
Halid ibn al-Velid eliyle Ali'yi öldürtmeğe yeltenmişse de başaramamış.
Ömer kendisi halife olunca Ali'den mushafını istemiş, Ali vermemiş:
Hayır, demiş, ben onu size getirdim ki biz hilmiyorduk, bize getirip göstermedin demiyesiniz. Benim yanımda bulunan Kur'an'ı Yalnız temizler ve evladımdan vasiler tutabilirler.
Ömer bunun ortaya çıkacağı hir zaman olup olmadığını sormuş.
Ali:
— Evladımdan, kaim olan (şianın gayıp saydığı onikinci imam) kalkarsa onu ortaya çıkarır, insanlar onu ezberler, sünet onunla cereyan eder demiş'. (al-kafi , i. 239 )
Yine buna çok benzeyen bir başka hadisleri
Yine şii ulularından Tabersi’nin bütün şilerce itimad ettikleri Sii muhaddis “el-İhticac” adlı kitabında, söyle der: “Ebu Zer’den gelen bir rivayete göre, Resulullah sav.vefat ettiginde, Hz. Ali Kuran’ı topladı ve onu Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resulullah’ın kendisine vasiyet ettigi üzere onu, ashaba arz etti. Hz. Ebu Bekir onu açınca, açtıgı ilk sahifede ashabı kötüleyen ayetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer ayaga kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladıgı Kuran’ı aldı ve oradan uzaklastı. Sonra kura olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içersinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ayetlerin bulundugu bir Kuran getirdi. Biz, bir Kuran telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne Varsa çıkarmayı düsünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eger ben istediginiz sekilde Kuran’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettigi Kuran’ı ortaya çıkarsa, yaptıgımız her sey bosa gitmis olmaz mı? Dedi. Ömer, buna çare nedir? diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan baska çare yoktur dedi ve Halid b. El-Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid buna muktedir olamadı. Ömer halife olunca, onlar, kendilerinde bulunanla degistirmek için Ali’den elindeki Kuran’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebul Hasan, Ebu Bekir’e getirdigin Kuran’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz dedi. Ali de, maalesef bu mümkün degil, ben onu Ebu Bekir’e, aleyhinize delil olması, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” (Araf 7/172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim Yanımda bulunan Kuran’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açıga çıkarılması için belli bir zaman varmıdır? Dedi. Ali de, evet, evladımdan, Kaim olan kisi(şianın gayıp saydığı onikinci imam) ortaya çıktıgında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi (et-Tabersi, el-İhticac, s.70 -) al-Kuleyni, Ebu Abdilah'a bir söz atfeder. Uydurma olduğu açıkça belli olan bu uzun söze göre guya Hz. Peygamber, Ali'ye bin kapı öğretmiş ki her kapıdan bin kapı açılırmış. Ali evladında al-Cami' denilen, Hz. Peygamber'in arşıniyle yetmiş arşın uzunluğunda, Hz. Peygamber tarafından Ali'ye yazdırılmış bir sahife varmış. Bu sahifede helal, haram ve insanların muhtac olduğu her şey yazılı imiş. Bir de Hz. Fatıma'nın mushafı varmış ki bugünkü mushafın üç misli büyüklüğünde imiş ve onda bugünkü mushaftan tek kelime dahi yokmuş
"Fasl-ul-Hıtab fi ispati Tahrifi Kitab-i Rabbil Erbab" (Rabler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz) isimli kitabı telif etmistir. Bu kitapta çesitli asırlarda yasamıs şia ulema ve müçtehidlerinin Kur'an-ı Kerim'in eksiltildigine, bazı ayetlerin çıkarılıp bazı ilaveler yapıldıgına dair yüzlerce nass ve delillerini zikretmistir. Bu kitap İran'da basıldıgında gürültü koparmıştır. Çünkü onlar Kur'an hakkındaki bu süpheye düsürücü inançlarının kendi üst tabakalarında ve muteber kitaplarında dagınık olarak kalmasını istiyorlardı. Bu inançlarını ortaya koyan delilerin bir kitapta toplanıp binlerce basılarak hasımlarının eline geçmesini ve aleyhlerinde delil olmasını istemiyorlardı. Sia ileri gelenleri bu düşüncelerini açıklayınca müellif ölmeden iki sene önce kitabını müdafaa için bir reddiye kitap daha yazdı ve "Reddu Ba'zı s-Sübuhat an Fasl-ıl-Hıtab fi ispatı Tahrifi Kitabı Rabbil-Erbab" (Rabbler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz Kitabı Üzerindeki Süphelerin Bazılarına Cevap) diye isimlendirdi. Bu Kur'an'ın muhraref oldugunu ispat eden çalısmasına mükâfat olarak onu Necef'deki (kendilerince) mukaddes mekâna defnettiler Bu Necefli âlimin Kur'an'da noksanlık oldugunu beyanlarından birisi "Velayet Süresi" ismini verdikleri surenin Kur'an'da bulunmamasıdır. Bu surede Hz Ali'nin velayeti zikredilmektedir." Sayfa: 180. Kurandan çıkartıldığını iddia ettikleri sure yine kitaplarında mevcuttur.
Muhsin Fani EI Kesmiri'nin farsça yazdıgı "Debistan Mezahib" isimli kitabında da vardır Bu kitap İran'da defaatla basılmıstır. Bu uydurma(Velayet ) sureyi Müstesrik Noldke "Tarihul-Masahıf" isimli kitabında (cilt: 2. Sh: 102) Debistan Mezahib'den nakletmistir Ve EI-Asyaviyye el-Fransiyye gazetesi de 1342 senesinde 431-439 sayılarında nesretmistir.
Şia'nın Buhari'si EI-Kâfi (1278 İran baskı sh 54) de iki sarih nass vardır. Söyle:
"Cabir El-Ca'fi'nin söyle dedigi rivayet olunur: Ebu Cafer (Aleyhisselam)'ı söyle derken isittim: Kur’an’ın indirildigi sekilde toplandıgını yalancılardan başkası iddia etmemistir onu indirildigi gibi Ali b. ebi talib ve ondan sonraki imamlardan baskası hıfzedip toplamamıstır."
“ (El Kafi, 1381 Baskı Sh. 238, Sh 1278 Iran baskısı sayfa 57de) "Ebu Busayr'dan rivayet olunmustur, dedi ki: Ebu Abdullah'ın yanına girdim... Cafer es-Sadık dedi ki; Bizde Fatıma aleyhisselamın mushafı vardır.
— Fatıma mushafı da nedir? Dedim. Dedi ki:
— Sizin su mushafınız gibi üç misli (büyük bir) mushaftır. Allah'a yemin ederim ki onda sizin su Kur'an'ınızdan bir harf bile yoktur."
Yine Mekki surelerden olan, inşirah suresinden "ve caalna Alıyyen sıhrake" (Ali'yi sana damat kıldık) mealindeki ayetin çıkarıldığını iddia ederler. Hz Ali'nin ise Mekke'de iken Peygamberimiz'e damat olmadıgını bilmelerine rağmen bu iddiadan vazgeçmezler. Çünkü yapacakları yoruma en uygun surelerin ne zaman hangi olay üzerine geldiğini ve bunlarla ilgili peygamberimizin hangi uygulamayı yaptığının hiçbir önemi yoktur. Onların teviline uygun bir ayet ise bir önceki ve bir sonra ki ayetlerin anlam bütünlüğünün bozulmasına dahi dikkat etmeden bir yorum getirirler. İslam hakikati diye de iddiada bulunurlar.
Yine el-Kafi’de Abdullah (a.s)’dan gelen hadiste: “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur” (Ahzab suresi / 71. ayet) ayeti hakkında deniliyor ki :
“Ali’nin ve Ondan sonraki imamların velayetinde kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Sözüne ekleyerek dedi ki: “Bu ayet bu şekilde indirildi”( el-Kafi: 414 / 1 ayrıca: el-Kummi: 206
Şia ravilerden birçoğu maalesef ki yalancılardan oluşmaktadır.
İşte bu yalancılardan birtanesi de yukardan beri rivayetlerini verdiğimiz meşhur muhaddisleri Cabir el-Ca'fi dir. Bununla ilgili Ebu Yahya el-Hamani “ Ebu Hanife'nin söyle söyledigini isittim: Gördüklerim arasında Ata'dan daha faziletli. Cabir el-Ca'fi'den daha yalancı kimse görmedim. (Mecelletül-Ezher, Sayı : 308, Sene 1372)
İslam dışı yorumları kurana monta etme calışmalarından birçok örneği bu calışmada görmek mümkündür.
Bunlardan bir misal; “Muhakkak ki biz bütün ümmetlerin içinde Allah’a imamlarla ibadet edin ve taguttan yani Ebû Bekr ve Ömer’den sakının diye birer rasûl yani imam gönderdik.” (Tefsîru’l-Burhân, 2/373; Tefsîru’s-Sâfî, 3/134; Tefsîru Nuru’s-Sakaleyn, 3/60) Sîanın en muteber tefsirlerinde geçen bu tahrifler o tefsirlerin sahiplerinin birer ictihadı degil onların batıl zanlarına göre imamlarına indirilen birer vahiydir. Dolayısıyla bu rivâyetler Sîa arasında tartışmaya açılamaz. Kesin doğru kabul edilir.
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir.”( İsra suresi / 9. ayet) ayeti hakkında; hadislerinde: Ebu Abdullah (a.s)’dan:dedi ki: “İmam’a iletir”( el-Kafi: 216 / 1) şeklinde yorumlanmıştır.
El-Kâfi nin Ebu Cafer (a.s)’dan çıkarttığı hadiste: ” Allah Peygamberine vahyetti: “O halde sana vahyolunana sımsıkı sarıl, muhakkak ki sen doğru yol üzeresin”( Zuhruf Suresi / 43. ayet) ve dedi ki: (yani Tefsir etti) “muhakkak ki sen Ali’nin velayeti üzerinesin ve Ali “doğru yolun” ta kendisidir.”( el-Kafi: 417 / 1
El-Kâfi’nin çıkarttığı başka bir hadiste: Ebu Abdullah (a.s) : “Andolsun ki Sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eger sirk koşarsan amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun”( Zumer suresi / 65. ayet) ve buna tefsir olarak dedi ki: “Yani eğer velayette ona başkasını Ortak koşarsan amelin boşa gider”. (el-Kafi: 427 / 1) Yani Eğer velayette Ali (r.a) a şirk koşarsan amelin iptal olur! Burada da “Allah’a şirk koşmayı” velayette sirk koşmak olarak tefsir ediyorlar. Bu da apaçık bir yalan ve uydurmadır
Yine bir başka örnek; el-Kâfi’nin Salim’den çıkarttığı hadiste: “Ebu Cafer (a.s)’a su ayeti Sordum: “Sonra biz O kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimileri Kendilerine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için Yarışır”( Fatır suresi / 32. ayet)
Ve dedi ki: “Hayırlarda yarışanlar; İmamdır. Orta yolu tutanlar; İmamı bilenlerdir ve Kendilerine zulmedenler ise; İmam’ı bilmeyenlerdir.( el-Kafi: 214 / 1)
Yine el-Kâfi’deki bir hadiste:
“Muhammed bin Fadl’dan ve O’da Ebu Hasan el- Madi’den: “Su ayetin tefsirini sordum:
“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” ve O’da dedi ki: “Onlar ağızlarıyla Mü’minlerin Emirinin (Ali r.a) velayetini söndürmek istiyorlar” Sonra dedim ki: “Allah nurunu tamamlayacaktır?” O’da dedi ki: Allah İmameti tamamlayacaktır. Diğer ayette belirtildiği gibi : “Onlar ki Allah’a ve Resulüne ve indirdiğimiz nura (yani Kur’ana) iman ederler” ve burada da nur, İmamdır.
Sonra su ayeti okudum: “Müşrikler istemeselerde dinini, bütün dinlerden üstün kılmak İçin Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur”( Saf Suresi / 9. ayet) O’da dedi ki: “Resulüne Velayeti Emreden O’dur. O hak din: Velayettir. Ve “dinini, bütün dinlerden üstün kılmak için” ayetini Okudum. O’da dedi ki: “Mehdi’nin kıyamı ile birlikte dinini diğer dinlerden üstün kılmasıdır.”
Ve sonra Allah dedi ki: “Kâfirler Ali’nin velayetini hoş görmeseler de Allah nurunu (kıyamEdenin velayetini) tamamlayacaktır.
Bende dedim ki, bu ayet böylemi indirildi? O’da “Evet, son okuduğum bu şekilde inmiş bir ayettir. Fakat ondan öncekiler tevildir. ” cevabını verdi.
Bende sonra dedim ki: “Bunun sebebi, onların iman edip sonra inkâr etmeleridir” (Munafikun Suresi / 3. ayet) ayetini okudum.
O da dedi ki: “Muhakkak ki Allah velayetde Resulüne uymayanları “münafıklar” olarak isimlendirmiştir. Velayet beyanını inkâr edenleri de sanki Muhammed (s.a.v)’i inkâr edenler gibi kılmıştır. Bunu Kur’an olarak indirdi: ve dedi ki “Ey Muhammed münafıklar sana vasiyetinin velayeti ile geldiklerinde derler ki: “Şahadet ederiz ki sen Allah’ın elçisisin derler. Allah’ta biliyor ki sen elbette onun peygamberisin. Ama şüphesiz ki münafıklar Ali’nin velayetini yalanlarlar!”
Şiiler genellikle Kur'an'ın eksik olduğunu söylemekle beraber bu eksikliğin nerelerde olduğu hakkında kendi arasında bir birliktelik yoktur. Her kol başka haşka yönlerde eksiklik aramıştır.
Sonuç olarak İnsanı şirke götürecek bu tür batıl akidelerinden, bu yalanlardan, iftiralardan ve bu saçmalıklardan Ali bin Ebi Talib, Hasan, Hüseyin ve Ali bin Hüseyin ve Cafer Sadık ve diğer Ehli beytin (Allah hepsinden Razı olsun) bu fikir ve düşüncelerle onların uzaktan ve yakıntan hiçbir alakası bulunmamaktadır. Bunlar onlar adına yapılmış düzmecelerdir. Bu nasıl oluyor denilirse, Bu durum şu andaki hırıstiyanların halini yansıtmaktadır. Hz İsa ben Allah ın oğlu değilim kulu ve resulüyüm demesine rağmen bugünkü İncil bunun tersini söylemekte hırıstiyanlarda Hz İsa nın getirdiklerine değil isa adına uydurulanlara inanmaktadırlar. İşte buradaki olayın islama yansıması Şiilerde görülmektedir.
Ciddi Şia Bilginlerinin Görüşleri:
İmamiyenin kitapları Kur'an'ın tahrif ve tağyirine dair bu tür rivayetlerle doludur ama meselenin esasını bilen ciddi bazı bilginler, bu tahrif iddialarını kesinlikle reddetmektedirler. Muhaddislerin başı sayılan as-Sadıık Muhammed ibn Babııye, Ehu Ca'fer Muhammed ibn al-Hasan at-Tıısı, Alemu'I-Hudıl as-Seyyid al-Murtaza, aş-Şeyh at-Tab rası, aş-Şahşahanı Molla Muhsin al-Kaşani ve Muhammed al-Cevad al- Belaği bunlardandır. Bu bilginleri tebrik etmek gerekir ancak, bunlara şunu sormak gerekmez mi?. En meşhur hadis kitaplarında kuranda yapılan tahriflerden bahsetmekte iken söz konusu bu aydın alimler bunu reddediyor. Bunu reddetmesi bunun doğru olmadığı inancında oldukları için. Pekiyi, Kuran a bile bu kadar iftira atılan ve hadis diye imamlara mal edilen aynı hadis kitaplarındaki diğer yalanlar ne olacak onlara neden aynı yüksek sesle karşı olduklarını söyleyemiyorlar!? Belli ki bu kitaplarda hadis mevzuunda da anlatılacağı gibi hadislerin büyük bir kısmı uydurma ve kasden islam düşmanlarınca imamlara söylettirilmiş sözlerdir. Bunlar ne olacak acaba!?
(Belki de onlarada sahip cıkmıyorlar ama bunu o toplumda söylemek her babayiğidin harcı değil!)
İran devrim lideri Humeyni “Kesful Esrar” isimli kitabında diyor ki: Nebi (s.a.v)’in Kur’an da İmamet konusunu açıklamasında geri çekilmesinin sebebi: kendisinden sonra Kur’an’ın tahrif edilmesinden korkması ve Müslümanlar arasında ihtilafların şiddetlenip bununda İslam’a tesir etmesidir. Ve su da apaçık görünüyor ki Eger Nebi (s.a.v) Allah’ın imamet konusunda ona vahyettigi tebliği yapmış olsaydı, şuan ki İslam beldelerinde Müslümanlar arasında ki bu ihtilaflar ve münakasalar patlak vermezdi”.(Kesful Esrar Sayfa149 155)
Bu söz Humeyninin Hz Peygamberimize bakış acısını apacık ortaya koymakta ve Hz Peygamberimiz suclanmaktadır. Çünkü işinde eksiklik gerçekleştirmesi, açıklaması gerekeni açıklamaması ile tahrif ilk önce onun tarafından başladı. Çünkü O İmamet ve İmamlar konusunda Rabbinin ona vahyettigini tebliğ etmemiştir. Ve İmamet ve İmamlar konusunda ona vahy inmesine rağmen O Kuran’da ki imamları ve imameti insanlara açıklamadı (!) bundan dolayı da ümmet O’nun vefatından sonra fitnelere ve ihtilaflara düştüler! Bunu söyleyenler ne kadar yanlış, söylenenler ne kadar da kötü…
Biz bu örnekleri vererek Şia’nın sayılamayacak derecede olan tahrif inancından bazı delillendirmeler yaptık. Sunu da vurgulayalım ki: Bu yalancı kavmin tahrif akidesinde, ayetlerin inişlerinde yaptıkları uydurmalar bin rivayeti geçmektedir. Şüphesiz ki bu yaptıkları tahriflerin tümünü toplayan bazı kitaplar bile yazılmıştır!
Tıpkı hicri 1320 yılında helak olmuş Hüseyin en-Nuri’nin “Fasl el-Hitab fi isbati tahrif-u kitabu rabbul erbab” isimli kitabı gibi.
Ve bu kitap ehli-beyte nispet edilmiş binden fazla yalan ve uydurma rivayetleri içermektedir. Prof. Dr. İhsan-ı İlahi Zahir “Şia ve Kuran” isimli kitabında bunların sahte delillerini ortaya dökmüştür ki, insanlar bu kavmin hakikatini bilsinler.
Emevi devrinde yaşıyan ve Emevi yönetiminden memnun olmayan bazı bilginler her ne kadar siyasi iktidara boyun eğmiş görünseler de gönülden ona karşı kırgın ve Ali soyuna bağlı idiler. Siyaseten başa çıkamadıkları emevi hanedanına karşı bir şekilde karşı koymak istediler. İktidara karşı nefret ve diğer tarafa duyulan sevginin verdiği heyecan, bu kişileri Ali’nin ve Ali soyunun halifeliğine dair Kur'i'ın'da İşaretler aramaya yöneltti. Böylece Kur'an'da delil bulma çalışmaları ve Şia eğilimine göre tefsiri başladı. , Mevcut yönetime karşı aşırı nefretin göz karartıcı etkisi ve araya sızan münafıkların olumsuz rolleriyle şia arasında tefsire dair çok asılsız ve akla mantığa aykırı haberleri görmek mümkündür.
İkincisi, ortaya koydukları inanç akidelerini tevsir yöntemi ile mevcut Kuran’da istedikleri boyutda isbat edemeyen radikallerin kuranda ilave ve cıkartmalar olduğu şeklinde yüzlerce iddiaları kendi kaynaklarında görülmektedir. Kimi zaman bu iddialarını dışarıya karşı saklamış olsalarda kendi içlerinde bunu dillendirmeleri yetmemiş, neticede bazı şii âlimleri Kuran la ilgili bütün tereddütlerini belirli kaynaklarda toplamışlardır. Bu haberlerin inanılması için de, hep bir imamın ağzından söyletirilmiştir.
Bunların dışında İmamiyye Kur'an'ın zahir ve batın manası bulunduğuna işaret ederek bu konuda aşırı tevillere gider, çelişik düşünceler ileri sürer. Onlara göre Allah Kur'an'ın zahirini tevhid, nübüvvet ve risalete çağırmaya; batınını da imam'et, velayet ve buna bağlı şeylere çağırmaya has kılmıştır(aı-Tefs!r va'I-MlIfessirulı, II. 28 ) Aynı ayetin biribirine zıd çeşitli tevilleri olabilir. Hatta bir ayetin başı bir şey, sonu da başka bir şey hakkında inmiş olabilir. Kur'an'ın her devre mahsus manası vardır. Zamanın değişmesiyle Kur'an'ın manası tazelenir.
Zira batın, batının batını; zahir, zahirin zahiri vardır (as-Safi, s. 17 )
Verilen manalar birbirinden ne kadar uzak olursa olsun, imamiyye bu iki mana arasında mutlaka bir irtibat kurmağa çalışır. Kur'an'ın hem zahir, hem de batın manası yalnız Ehli Beytten gelir. Ehli Beyt Kur'an'ın iki manasını da bilirler. Başkaları ise değil batını, zahirin bile birçoğunu bilmezler. Ehli Beytten gelen manayı, anlaşılmasa dahi kabul etmek gerekir. Ehli Beyti seven, İlmini onlardan alan kimsenin de tefsiri kabul edilir. Çünkü o kimse Ehli Beytten bir ferd haline gelmiş gibidir. Peygamber (a.): "Selman bizdendir" demiştirı. Zahir ve batm mana hususunda imarniyye, sufiyye ile aynı görüştedir.
Ancak sufiyyeye göre batm manayı anlayan rasih bilginler, insan-ı kâmil; imamiyyeye göre de imamlar ve onlardan feyz alan kişilerdirı(as-Safi, s. 20)
İmamiyye, Kur'an'daki bütün medh-ü sena ayetlerinin, imamlar ve onları sevenler hakkında; bütün kötüleme ve azarlama ayetlerinin de imamların muhalifleri ve düşmanları hakkında nazil olduğunu kabul etmektedirler. Hatta Hz. Ali'nin ağzından söyletilen bir rivayete göre Kur'an'ın üçte hiri Ali ile, üçte biri onların düşmanları, üşte biri de farzlar ve hükümler hakkında inmiştir. Fakat Muhammed ibn al-Murtaza gibi ciddi bilginler, ayetlerin manasını böylesine daraItmanın karşısındadırlar İmarniyyeye göre Allah'ın kendisinden çoğul zamiriyle (biz) şeklinde bahsedişinin nedeni, peygamberi ve imamları da kendi nefsine katmış olmasıdır. Bazan da bu çoğul zamiriyle yalnız imamlar kasdedilmiştir. Kendi akidelerini doğrulamaya yönelik oluşturdukları tefsir ve meallerinin çoğunda sahabe düşmanlığı görümmektedir. Kısacası Şiiler, kaynağını Kurandan ve sünnetden almadan oluşturdukları inanc ve akidelerine inandırıcılığı sağlamak adına hadisler uydurmuş Kuranı amacları doğrultusunda yorumlamaktan çekinmemişlerdir.
Artık şia elinde tefsir o hale gelmiştir ki, Kur'an, sanki sadece Ali ve soyunun velayetini desteklemek için gelmiş bir şii kitabı hüviyetine dönüştürülmüştür. İmamiyyeye göre Kur'an'ın gerçek tcfsirini yalnız imamlar bilirler, yalnız onlardan gelen tefsir rivayetleri makbuldür. Zira bütün peygamberlerin ilmi Ali'de ve ondan sonra gelen imamlarda toplanmıştır. Allah, bütün peygamberlerin ilmini (al-Kafi I. 223) Hz. Muhammed'de, onun ilmini de Hz. Ali'de topladığı için Ali öteki peygamberlerden bilgilidir. Kuleyni'nin, al-Kafi'de Suleym ibn Kays yoliyle Hz. Ali'den rivayet ettiği bir hadise göre Hz. Peygamber, inen her ayeti, Ali'ye okutur, yazdırırmış, Hz. Ali kendi eliyle ayetin kendisini, Hz. Peygamberin öğrettiği biçimde te'vilini, tefsirini, nasihini, mensuhunu, muhkemini, müteşabihini yazmış. Sonra peygamber, unutmasın diye Ali'ye dua etmiş. Artık ondan sonra Ali, öğrendiği şeylerden bir harf dahi unutmamış(al-kafi . 64; as Safi, S.ll
Kur'i'ın'ın tcfsirini ancak kur'an'ın evlerinde indiği kimseler bilirler. Bunlar da Peygamber'in Ehli Beytidir. Onların evinden çıkmayan bilgiye güvenilmez. Muhammed Ebu Zehra'nın kaydettiklerine göre : "El-Kuleyni'nin anlattığına göre Ebu Bekr Sıddık'ın torunu olan Ca'fer'i Sadık, Kur'an-ı Kerim'de bazı eksiklikler bulunduğunu söylermiş. Kur'an'daki bütün "Al-i Muhammed" kelimeleri kaldırılmış; mesela, "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et; eğer yapmazsan O'nun elçiliğini teblig etmemiş olursun." ayetindeki "Rabbından" kelimesinden sonra gelen "Ali" kelimesi kaldırılmış. "O zulmedenler, yakında hangi inkılâp ile sarsılacaklarını bilecekler" ayetindeki "Zulmedenler" kelimesinden sonra ve "Hangi" kelimesinden önce yer alan "Ali Muhammed" sözü kaldırılmış. Keza, "Gerçekten kafir olan ve zulmedenleri Allah asla yarlığamıyacaktır" ayetindeki "zulmedenler" kelimesinden sonra gelen "Al-i Muhammed" sözü kaldırılmıştır!. Kuleyni bu sözleri Ca'rfer-i Sadık'a isnad etmiştir.
Kur'an tefsiri hakkında Ehli Beytten çok rivayetler gelmiştir. Ancak bunlar, soranların durumuna ve anlayışına, imamların dindeki irşad metodlarına göre değişiktir. Düşmanlardan gizlenme (takiyye) amaciyle birçok sorunlar köşelerde gizli kalmıştır.
Şiilerin ve şiacıların kuran bakış tarzları ve anlayışlarına fazla yorum getirmeden sadece kendi kaynaklarından dip not vererek tamamını olmasa bile hiç değilse bir kısımı burada vermenin faydalı olacağı kanattindeyim.
Siilerin, Şu anda ellerindeki kuran mevcut kuran olmasına rağmen tasnifini değiştirmişlerdir. Ayrıca düşüncelerinin arka planında, mevcut Kuran’ın bazı kısımlarının uydurulmus, bazı kısımlarıda tahrif edilmis olduğuna inancı vardır. Hakiki Kuran ın gayıpdaki imam ile beraber ortaya cıkacağına inanırlar. Takiyye yaparak bu düşüncelerini dışarıya pek seslendirmek istemezlerse de, bu inançları en muteber saydıkları birçok hadis kitapları ve en değerli ilim adamlarının kuran tefsirlerinde mevcuttur. Bunun sayısı o kadar çoktur ki bu tereddütlerin hepsini buraya almaya kalkışsak sanırım onlarca sayfa buna yetmez.
İlk İmamiyye Tefsirlerinde Kur'an'ın Tahrif Edildiği Üzerinde Durulur: İlk şia kitaplarında Kur'an'ın tahrif edildiği hakkında birçok tutarsız, mantık dışı rivayetler ortaya atılmıştır. Onlara göre guya Ali ve soyunu öven, onların düşmanları olan öteki sahabileri yeren birçok Kur'an ayetleri Kur'an'dan çıkartılmıştır.
Allah'ın Resulü vefat edince Hz. Fatıma çok ağlarmış, onu teselli etmek için Allah bir melek göndermiş. Melek onunla konuşuyormuş. Hz. Fatıma bunu Ali'ye şikâyet etmiş, Ali demiş ki:
— Meleğin geldiğini hissedince bana söyle. Nihayet Fatıma meleğin geldiğini Ali'ye söylemiş. Emiru'l-mü'minin (Ali), melekten duyduğu her sözü yazmış. İşte o sözlerden bir mushaf meydana gelmiş. Yalnız bu mushafta helal ve harama dair bir şey yokmuş da gelecekte vukubulacak olaylar varmış (al-kafi , i. 241 )
al-Ayyaşı'nin kaydettiği bir rivayete göre de Osman'ın yanından çıkan Abdullah İbn Amr yolda Emıru'l-mü'minin Ali’ye rastladı:
Ya Ali, dedi, bu gece bir iş üzerinde çalıştık, umarız ki Allah o sayede ümmeti sağlamalaştırır. Emiru'l-mü'minın:
— Evet, dedi, çalıştığınız işi biliyorum: Dokuzyüz harfi tahrif ettiniz, değiştirdiniz, tebdil ettiniz: Üçyüzünü tahrif ettiniz, üçyüzünü değiştirdiniz, üçyüzünü de t'ebdil ettiniz(al ..Ayyaşi, Ehu'u-Kasr Muhnmıne,l ilm IItes'uıl, KitalJll'1 T"fslr, al-Hac as-Scyy;'! Haşim ar-Hasııli aI..Muhaıııiıi neşri, Çıi"hane-i Ilıniyye, i. 48. ).
“Bu tür rivayetler de hep Muhammed Bakır'a veya Ca'fer-i Sadık'a atfedilir.
Onlardan öteye giden bir sened yoktur. Bu imamlar da böyle mantıksız sözler söylemekten münezzehtir. Çünkü bu sözlerin hiçbir ilmi değeri yoktur. Birinci rivayette Hz. AIi'.nin topladığı asıl Kur'an'ı bir defacık gösterip hemen sakladığı anlatılmaktadır. Hz. Ali gibi kahraman bir insan, nasıl olur da Kur'an'ın tahrif edildiğini gördüğü halde kendi Kur'an'ını saklar, asıl Kur'an'ı ortaya çıkarmak için çaba göstermez, hâşâ muharref Kur'an'ın yayılmasına boyun eğer? Özellikle dört yıl bizzat halifelik yapmış, müslümanlara hakim olmuştur. Bu dört yıl içinde neden kendinde bulunan asıl Kur'an'ı çıkarıp yaymamıştır? Sonra Fatıma'ya teselli için melek gelmişse Fatıma’nın bundan sevinmesi lazımgelirken neden Hz. All'ye şikâyet eder? Fatıma'yı teselli için gelen melek, Fatıma evladının başına gelecek hazin olayları söyleyip de onu büsbütün üzüntüye sokup yüreğini dağlar mı? Öc almaya mı geldi bu melek? Melek ruhanı bir varlıktır, konuşması da ruhanıdir. Onun Fatıma ile konuşmasını, Hz. Ali nasıl duyar? İslamı savunmak için canlarını vermeğe her zaman hazır olan muhacirin ve ensarın ne kötülükleri varmış da Ebubekir, Ali'nin mushafını
açar açmaz hemen muhacirin ve ensarın kötülüklerini anlatan ayetlerle Karşılaşmış? Âlemlere rahmet ve insanları ıslah için gelen Allah kelamı, insanları rüsvay etmek için tutup şahısların kötülüklerini mi sayacak? Nasılolur da Ali'nin o kadar üzerine titreyip sakladığı bu gizli mushaftan, ashabın kötülüklerini anlatan bir ayet dahi kalmaz?” (Süleyman Ateş imamiye Şiası)
Bazı şia kitaplarına göre Osman mushafında 73 ayet olan Ahzah suresi, aslında 296 ayeti ihtiva ediyordu. Bugün 64 ayet olan Nur surcsi, önce 100 ayetten fazla idi. 99 ayet olan Hicr Suresi, 190 ayct idi. Sadık'a yakıştırılan al-Kiifideki ifadcye. göre Kur'an Muhammed'e on yedi bin ayet olarak inmiştir. Elimizde sadece 6263 ayet vardır. Gerisi Ali'nin emrettiği şekilde Ehli Beyt yanında saklıdır. Fakat al-Kilfi'ye göre hu saklı mushaf, son imamla birlikte kayholmuştur. Kaim, bu mushafı ortaya çıkaracaktır.
Şiiler eksik dedikleri bu Kur'an'a ilave edecek tek ayet dahi bulamadıklarından tam Kur'ian'ı ileride kalkacak imanlın ortaya çıkacağını ileri sürmekle güçlükten kurtulmağa şalışmışlardır. Yalnız son zamanda Hindistan'ın Bankipor şehri kütüphanesinde iki apokrif (uydurma) sure bulunmuştur. Bunlardan biri İki Nur Suresi (41 ayet), diğeri Veliye Suresi (7 ayet) adını taşımaktadır. Bunlar Ali ve imamların velayetlerini teyidetmekte, aynı zamnda birçok mezhebi tefsirleri içine almaktadır.
Son asırların mahsulü olduğu kesin olan bu apokrif sureleri şiiler de kabul etmemekte, fakat tahrif hakkındaki efsanevi rivayetleri yazmaktan geri durmamaktadırlar. Neler Tahrif Edilmiş?
Lem Yekfın Suresi, Kureyşten yetmiş kişinin neserleriyle birlikte ismini içine alıyordu. Ahzab Suresi, En'am Suresi gibi; ondan Ehli Beytin faziletlerini çıkardılar. Velayet Suresi tamamen çıkarıldı! Birçok yerlerden Ali'nin ismi, Birkaç yerden Muhammed ismi, bazı yerlerden münafıkların isimleri çıkarılmış.
Şianın büyük muhaddisleri el-Kuleyni, el-Kafi adlı eserinde, Hisam b. Salim’den, Ebu Abdillah’ın su sözünü nakleder: “Cebrail’in Hz. Muhammed’e getirdigi Kuran, 17.000 ayettir”. Derken şii müfessir Ebu Ali et-Tabersi, Mecmaul Beyan c.10 s.406 Dehr suresinin bir ayetinin tefsirinde “Kuran ayetlerinin toplamı 6236’dır” olduğunu beyan eder.
Kuleyni el-Kafi’de c. 1, s. 339-341 da “Ebu Basir’den ettiği rivayetinde “Ebu Abdillah’ın yanına geldim ve ona canım sana feda olsun, sana bir mesele sormak istiyorum, burada sözümü duyabilecek senden baska herhangi bir kimse var mı? Dedim. Ebu Abdillah kendisi ile diger oda arasındaki perdeyi kaldırdı, oraya baktı ve sonra söyle dedi: Ne istiyorsan sor! Bunun üzerine, taraftarların, Resulullah, Ali’ye bin ayrı kapıya açılan bir kapı ögrettigindne bahsediyorlar, ne dersin, dedim. Ebu Abdillah,
Resulullah’ın Ali’ye her kapısı bin kapıya açılan, bin kapı ögrettigini, söyledi. Ben de, Allah’a yemin ederim ki, bu ilimdir dedim. Ebu Abdillah, bir süre yere bakarak düsündü ve sonra, evet bu ilimdir; fakat senin bildigin gibi bir ilim degildir, dedi ve söyle devam etti: Ey Muhammed, “ el-Camia “ bizim yanımızdadır; sen onun ne oldugunu bilirmisin? Diye sordu. Ben de, canım sana feda olsun, “ el-Camia” nedir? Dedim. Ebu Abdillah, söyle dedi: O, boyu resulullah’ın karışı ile yetmis karıs olan, Resulullah tarafından parça parça yazdırılan, Hz.Ali’nin sag eli ile yazdıgı, İçersinden yaralama diyetine kadar, helal ve haramla ilgili insanların ihtiyaç duydugu her seyin bulundugu bir sahifedir. Eliyle bana dokunarak, hazır mısın, ey Ebu Muhammed, dedi. Ben de canım sana feda olsun, ben seninleyim istedigini yap, dedim. Ebu Abdillah, eliyle bana dürterek “bu bir diyettir” dedi. Bunu söylerken öfkelenmis gibiydi. Ben, Allah’a yemin olsun ki, bu ilimdir, dedim. Ebu Abdillah, bu ilimdir; fakat senin bildigin gibi bir ilim degildir, dedi. Bir müddet sustuktan sonra, “Cifr” bizdedir; sen “Cifr” in ne oldugunu bilirmisin? Dedi. Cifr nedir? Diye
sordugumda: O Âdemden itibaren, bütün nebilerin ve vasilerinin ilminin,
aynı sekilde ) İsrail Ogullarından gelmis geçmis bütün ulemanın ilminin
bulundugu bir kaptır, dedi. Ben, iste ilim budur, dedigimde, o, evet ilimdir;
Fakat senin bildigin ilimlerden degildir, dedi. Ebu Abdillah, bir süre sustuktan sonra, “Fatıma’nın Mushafı” da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafını bilirmisin? Dedi. Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne oldugunu sordum, söyle cevap verdi: O, sizin elinizde bulunan Kuran’dan üç defa daha büyüktür ve ondan sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.”
Sîanın muhaddisleri Kur’an’da tahrif olduğu konusunda söz birliği etmiş gibidir.
Nitekim en-Nurî et-Tabersî bu konuda müstakil bir kitap yazarak Kur’an’ın tahrif oldugunu isbât etmeye çalışmıştır. Te’lif ettigi kitabının adını da Faslu’l-Hitâb Fî İsbâti Tahrifi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb koymustur. Huseyn b. Muhammed Taki en-Nurî et-Tabersî. Necef ulemasının büyüklerindendir, Caferîler diğer adlarıyla Siîler bu adama çok saygı duyar ve yüceltirlerdi. Öyle ki 1320 yılında vefat edince onu Necef’de kendilerince mukaddes saydıkları el-Meshed el-Murtazavî binasında Sultan Nâsır lidinillah’ın kızı Banu el-Uzma’nın odasına defnetmislerdir. Bu Siî âlim Ali’ye nisbet ettikleri uydurma kabrin yanında kitabını kaleme almıs ve bu kitabında kendinden önce geçmis Caferî/Siî âlimlerin Kur’an’ın tahrif oldugu yönündeki kanaatlerini, imamlarının sözlerini bir araya getirmistir.
Sia’nın seçkin müfessirlerinden olan meshur es-Seyh Muhsin el-Kasi, Ebu Cafer’in “Allah’ın Kitabın’da, bir fazlalık ve noksanlık olmasaydı, bize verilen hakkımız gizlenmezdi; Kaimimiz (el-Mehdi) ortaya çıktıgı zaman, Kuran onu dogrulardı” dedigini nakleder.( Muhsin el-Kasi, Es-Safi 6. Mukaddime s.10)
Bir hadislerinde
Hz. Peygamber, hasta döşeğinde yatarken Hz. Ali'ye:
— Ali, dedi, Kur'an döşeğimin altında sayfalar, ipek ve varaklar üzerinde bulunmaktadır. Onları alın, toplayın; yahudilerin Tevrat'ı zayi ettikleri gibi siz de Kur'an'ı zayi etmeyin.
Ali gidip Kur'an'ı sarı hir örtü içine doldurdu evine götürüp üzerine mühür vurdu, "Bunu derleyip bir araya getirmedikçe abamı giymiyeceğim" dedi. Kapısına biri gelse, onu karşılamak için abasız çıkardı. Nihayet Kur'an'ı derledi. Derledikten sonra insanlara çıkardı:
— İşte Allah'ın kitabı, onu Allah'ın Muhammed'e indirdiği biçimde iki kapak arasına topladım, dedi.
— Bizim yanımızda Kur'an'ı içinde toplayan bir mushaf var, bizim senin derlediğine ihtiyacımız yok dediler.
— Vallahi, dedi, benden günah gitti. Bundan sonra onu bir daha göremezsiniz, ben size haber vereyim dedim.
Şia kitaplarında bulunan acaip bir rivayete göre de Ali, Kur'an'ı derleyince Ebubekir'e getirmiş. Ehubekir açınca içinde ashabın rezaletIerlerini anlatan ayetleri görmüş. Hemen orada bulunan Ömer atılmış:
Ya Ali, demiş, götür onu bizim ona ihtiyacımız yok.
Ali de mushafı alıp dönmüş. Sonra Ömer, Zeyd ibn Sabit'i getirtip:
— Ali bir Kur'an getirdi, içinde muhacirlerin ve ensarın kötülükleri anlatılmaktadır. Sen bize bir Kur'an derle, muhacir ve ensarın kötülüklerini anlatan yerleri çıkar, demiş. Kur'an okuyucusu olan Zeyd de:
— Peki ama, demiş ya ben bu Kur'an'ı derledikten sonra Ali de kendi derlediği ni çıkarırsa yaptığım boşa gitmez mi?
Ömer hu işe çare düşünmüş, Ali'yi öldürtmekten başka çare bulamamış,
Halid ibn al-Velid eliyle Ali'yi öldürtmeğe yeltenmişse de başaramamış.
Ömer kendisi halife olunca Ali'den mushafını istemiş, Ali vermemiş:
Hayır, demiş, ben onu size getirdim ki biz hilmiyorduk, bize getirip göstermedin demiyesiniz. Benim yanımda bulunan Kur'an'ı Yalnız temizler ve evladımdan vasiler tutabilirler.
Ömer bunun ortaya çıkacağı hir zaman olup olmadığını sormuş.
Ali:
— Evladımdan, kaim olan (şianın gayıp saydığı onikinci imam) kalkarsa onu ortaya çıkarır, insanlar onu ezberler, sünet onunla cereyan eder demiş'. (al-kafi , i. 239 )
Yine buna çok benzeyen bir başka hadisleri
Yine şii ulularından Tabersi’nin bütün şilerce itimad ettikleri Sii muhaddis “el-İhticac” adlı kitabında, söyle der: “Ebu Zer’den gelen bir rivayete göre, Resulullah sav.vefat ettiginde, Hz. Ali Kuran’ı topladı ve onu Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resulullah’ın kendisine vasiyet ettigi üzere onu, ashaba arz etti. Hz. Ebu Bekir onu açınca, açtıgı ilk sahifede ashabı kötüleyen ayetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer ayaga kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladıgı Kuran’ı aldı ve oradan uzaklastı. Sonra kura olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içersinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ayetlerin bulundugu bir Kuran getirdi. Biz, bir Kuran telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne Varsa çıkarmayı düsünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eger ben istediginiz sekilde Kuran’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettigi Kuran’ı ortaya çıkarsa, yaptıgımız her sey bosa gitmis olmaz mı? Dedi. Ömer, buna çare nedir? diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan baska çare yoktur dedi ve Halid b. El-Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid buna muktedir olamadı. Ömer halife olunca, onlar, kendilerinde bulunanla degistirmek için Ali’den elindeki Kuran’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebul Hasan, Ebu Bekir’e getirdigin Kuran’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz dedi. Ali de, maalesef bu mümkün degil, ben onu Ebu Bekir’e, aleyhinize delil olması, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” (Araf 7/172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim Yanımda bulunan Kuran’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açıga çıkarılması için belli bir zaman varmıdır? Dedi. Ali de, evet, evladımdan, Kaim olan kisi(şianın gayıp saydığı onikinci imam) ortaya çıktıgında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi (et-Tabersi, el-İhticac, s.70 -) al-Kuleyni, Ebu Abdilah'a bir söz atfeder. Uydurma olduğu açıkça belli olan bu uzun söze göre guya Hz. Peygamber, Ali'ye bin kapı öğretmiş ki her kapıdan bin kapı açılırmış. Ali evladında al-Cami' denilen, Hz. Peygamber'in arşıniyle yetmiş arşın uzunluğunda, Hz. Peygamber tarafından Ali'ye yazdırılmış bir sahife varmış. Bu sahifede helal, haram ve insanların muhtac olduğu her şey yazılı imiş. Bir de Hz. Fatıma'nın mushafı varmış ki bugünkü mushafın üç misli büyüklüğünde imiş ve onda bugünkü mushaftan tek kelime dahi yokmuş
"Fasl-ul-Hıtab fi ispati Tahrifi Kitab-i Rabbil Erbab" (Rabler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz) isimli kitabı telif etmistir. Bu kitapta çesitli asırlarda yasamıs şia ulema ve müçtehidlerinin Kur'an-ı Kerim'in eksiltildigine, bazı ayetlerin çıkarılıp bazı ilaveler yapıldıgına dair yüzlerce nass ve delillerini zikretmistir. Bu kitap İran'da basıldıgında gürültü koparmıştır. Çünkü onlar Kur'an hakkındaki bu süpheye düsürücü inançlarının kendi üst tabakalarında ve muteber kitaplarında dagınık olarak kalmasını istiyorlardı. Bu inançlarını ortaya koyan delilerin bir kitapta toplanıp binlerce basılarak hasımlarının eline geçmesini ve aleyhlerinde delil olmasını istemiyorlardı. Sia ileri gelenleri bu düşüncelerini açıklayınca müellif ölmeden iki sene önce kitabını müdafaa için bir reddiye kitap daha yazdı ve "Reddu Ba'zı s-Sübuhat an Fasl-ıl-Hıtab fi ispatı Tahrifi Kitabı Rabbil-Erbab" (Rabbler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz Kitabı Üzerindeki Süphelerin Bazılarına Cevap) diye isimlendirdi. Bu Kur'an'ın muhraref oldugunu ispat eden çalısmasına mükâfat olarak onu Necef'deki (kendilerince) mukaddes mekâna defnettiler Bu Necefli âlimin Kur'an'da noksanlık oldugunu beyanlarından birisi "Velayet Süresi" ismini verdikleri surenin Kur'an'da bulunmamasıdır. Bu surede Hz Ali'nin velayeti zikredilmektedir." Sayfa: 180. Kurandan çıkartıldığını iddia ettikleri sure yine kitaplarında mevcuttur.
Muhsin Fani EI Kesmiri'nin farsça yazdıgı "Debistan Mezahib" isimli kitabında da vardır Bu kitap İran'da defaatla basılmıstır. Bu uydurma(Velayet ) sureyi Müstesrik Noldke "Tarihul-Masahıf" isimli kitabında (cilt: 2. Sh: 102) Debistan Mezahib'den nakletmistir Ve EI-Asyaviyye el-Fransiyye gazetesi de 1342 senesinde 431-439 sayılarında nesretmistir.
Şia'nın Buhari'si EI-Kâfi (1278 İran baskı sh 54) de iki sarih nass vardır. Söyle:
"Cabir El-Ca'fi'nin söyle dedigi rivayet olunur: Ebu Cafer (Aleyhisselam)'ı söyle derken isittim: Kur’an’ın indirildigi sekilde toplandıgını yalancılardan başkası iddia etmemistir onu indirildigi gibi Ali b. ebi talib ve ondan sonraki imamlardan baskası hıfzedip toplamamıstır."
“ (El Kafi, 1381 Baskı Sh. 238, Sh 1278 Iran baskısı sayfa 57de) "Ebu Busayr'dan rivayet olunmustur, dedi ki: Ebu Abdullah'ın yanına girdim... Cafer es-Sadık dedi ki; Bizde Fatıma aleyhisselamın mushafı vardır.
— Fatıma mushafı da nedir? Dedim. Dedi ki:
— Sizin su mushafınız gibi üç misli (büyük bir) mushaftır. Allah'a yemin ederim ki onda sizin su Kur'an'ınızdan bir harf bile yoktur."
Yine Mekki surelerden olan, inşirah suresinden "ve caalna Alıyyen sıhrake" (Ali'yi sana damat kıldık) mealindeki ayetin çıkarıldığını iddia ederler. Hz Ali'nin ise Mekke'de iken Peygamberimiz'e damat olmadıgını bilmelerine rağmen bu iddiadan vazgeçmezler. Çünkü yapacakları yoruma en uygun surelerin ne zaman hangi olay üzerine geldiğini ve bunlarla ilgili peygamberimizin hangi uygulamayı yaptığının hiçbir önemi yoktur. Onların teviline uygun bir ayet ise bir önceki ve bir sonra ki ayetlerin anlam bütünlüğünün bozulmasına dahi dikkat etmeden bir yorum getirirler. İslam hakikati diye de iddiada bulunurlar.
Yine el-Kafi’de Abdullah (a.s)’dan gelen hadiste: “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur” (Ahzab suresi / 71. ayet) ayeti hakkında deniliyor ki :
“Ali’nin ve Ondan sonraki imamların velayetinde kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse şüphesiz ki büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Sözüne ekleyerek dedi ki: “Bu ayet bu şekilde indirildi”( el-Kafi: 414 / 1 ayrıca: el-Kummi: 206
Şia ravilerden birçoğu maalesef ki yalancılardan oluşmaktadır.
İşte bu yalancılardan birtanesi de yukardan beri rivayetlerini verdiğimiz meşhur muhaddisleri Cabir el-Ca'fi dir. Bununla ilgili Ebu Yahya el-Hamani “ Ebu Hanife'nin söyle söyledigini isittim: Gördüklerim arasında Ata'dan daha faziletli. Cabir el-Ca'fi'den daha yalancı kimse görmedim. (Mecelletül-Ezher, Sayı : 308, Sene 1372)
İslam dışı yorumları kurana monta etme calışmalarından birçok örneği bu calışmada görmek mümkündür.
Bunlardan bir misal; “Muhakkak ki biz bütün ümmetlerin içinde Allah’a imamlarla ibadet edin ve taguttan yani Ebû Bekr ve Ömer’den sakının diye birer rasûl yani imam gönderdik.” (Tefsîru’l-Burhân, 2/373; Tefsîru’s-Sâfî, 3/134; Tefsîru Nuru’s-Sakaleyn, 3/60) Sîanın en muteber tefsirlerinde geçen bu tahrifler o tefsirlerin sahiplerinin birer ictihadı degil onların batıl zanlarına göre imamlarına indirilen birer vahiydir. Dolayısıyla bu rivâyetler Sîa arasında tartışmaya açılamaz. Kesin doğru kabul edilir.
“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir.”( İsra suresi / 9. ayet) ayeti hakkında; hadislerinde: Ebu Abdullah (a.s)’dan:dedi ki: “İmam’a iletir”( el-Kafi: 216 / 1) şeklinde yorumlanmıştır.
El-Kâfi nin Ebu Cafer (a.s)’dan çıkarttığı hadiste: ” Allah Peygamberine vahyetti: “O halde sana vahyolunana sımsıkı sarıl, muhakkak ki sen doğru yol üzeresin”( Zuhruf Suresi / 43. ayet) ve dedi ki: (yani Tefsir etti) “muhakkak ki sen Ali’nin velayeti üzerinesin ve Ali “doğru yolun” ta kendisidir.”( el-Kafi: 417 / 1
El-Kâfi’nin çıkarttığı başka bir hadiste: Ebu Abdullah (a.s) : “Andolsun ki Sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eger sirk koşarsan amelin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun”( Zumer suresi / 65. ayet) ve buna tefsir olarak dedi ki: “Yani eğer velayette ona başkasını Ortak koşarsan amelin boşa gider”. (el-Kafi: 427 / 1) Yani Eğer velayette Ali (r.a) a şirk koşarsan amelin iptal olur! Burada da “Allah’a şirk koşmayı” velayette sirk koşmak olarak tefsir ediyorlar. Bu da apaçık bir yalan ve uydurmadır
Yine bir başka örnek; el-Kâfi’nin Salim’den çıkarttığı hadiste: “Ebu Cafer (a.s)’a su ayeti Sordum: “Sonra biz O kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimileri Kendilerine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için Yarışır”( Fatır suresi / 32. ayet)
Ve dedi ki: “Hayırlarda yarışanlar; İmamdır. Orta yolu tutanlar; İmamı bilenlerdir ve Kendilerine zulmedenler ise; İmam’ı bilmeyenlerdir.( el-Kafi: 214 / 1)
Yine el-Kâfi’deki bir hadiste:
“Muhammed bin Fadl’dan ve O’da Ebu Hasan el- Madi’den: “Su ayetin tefsirini sordum:
“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” ve O’da dedi ki: “Onlar ağızlarıyla Mü’minlerin Emirinin (Ali r.a) velayetini söndürmek istiyorlar” Sonra dedim ki: “Allah nurunu tamamlayacaktır?” O’da dedi ki: Allah İmameti tamamlayacaktır. Diğer ayette belirtildiği gibi : “Onlar ki Allah’a ve Resulüne ve indirdiğimiz nura (yani Kur’ana) iman ederler” ve burada da nur, İmamdır.
Sonra su ayeti okudum: “Müşrikler istemeselerde dinini, bütün dinlerden üstün kılmak İçin Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur”( Saf Suresi / 9. ayet) O’da dedi ki: “Resulüne Velayeti Emreden O’dur. O hak din: Velayettir. Ve “dinini, bütün dinlerden üstün kılmak için” ayetini Okudum. O’da dedi ki: “Mehdi’nin kıyamı ile birlikte dinini diğer dinlerden üstün kılmasıdır.”
Ve sonra Allah dedi ki: “Kâfirler Ali’nin velayetini hoş görmeseler de Allah nurunu (kıyamEdenin velayetini) tamamlayacaktır.
Bende dedim ki, bu ayet böylemi indirildi? O’da “Evet, son okuduğum bu şekilde inmiş bir ayettir. Fakat ondan öncekiler tevildir. ” cevabını verdi.
Bende sonra dedim ki: “Bunun sebebi, onların iman edip sonra inkâr etmeleridir” (Munafikun Suresi / 3. ayet) ayetini okudum.
O da dedi ki: “Muhakkak ki Allah velayetde Resulüne uymayanları “münafıklar” olarak isimlendirmiştir. Velayet beyanını inkâr edenleri de sanki Muhammed (s.a.v)’i inkâr edenler gibi kılmıştır. Bunu Kur’an olarak indirdi: ve dedi ki “Ey Muhammed münafıklar sana vasiyetinin velayeti ile geldiklerinde derler ki: “Şahadet ederiz ki sen Allah’ın elçisisin derler. Allah’ta biliyor ki sen elbette onun peygamberisin. Ama şüphesiz ki münafıklar Ali’nin velayetini yalanlarlar!”
Şiiler genellikle Kur'an'ın eksik olduğunu söylemekle beraber bu eksikliğin nerelerde olduğu hakkında kendi arasında bir birliktelik yoktur. Her kol başka haşka yönlerde eksiklik aramıştır.
Sonuç olarak İnsanı şirke götürecek bu tür batıl akidelerinden, bu yalanlardan, iftiralardan ve bu saçmalıklardan Ali bin Ebi Talib, Hasan, Hüseyin ve Ali bin Hüseyin ve Cafer Sadık ve diğer Ehli beytin (Allah hepsinden Razı olsun) bu fikir ve düşüncelerle onların uzaktan ve yakıntan hiçbir alakası bulunmamaktadır. Bunlar onlar adına yapılmış düzmecelerdir. Bu nasıl oluyor denilirse, Bu durum şu andaki hırıstiyanların halini yansıtmaktadır. Hz İsa ben Allah ın oğlu değilim kulu ve resulüyüm demesine rağmen bugünkü İncil bunun tersini söylemekte hırıstiyanlarda Hz İsa nın getirdiklerine değil isa adına uydurulanlara inanmaktadırlar. İşte buradaki olayın islama yansıması Şiilerde görülmektedir.
Ciddi Şia Bilginlerinin Görüşleri:
İmamiyenin kitapları Kur'an'ın tahrif ve tağyirine dair bu tür rivayetlerle doludur ama meselenin esasını bilen ciddi bazı bilginler, bu tahrif iddialarını kesinlikle reddetmektedirler. Muhaddislerin başı sayılan as-Sadıık Muhammed ibn Babııye, Ehu Ca'fer Muhammed ibn al-Hasan at-Tıısı, Alemu'I-Hudıl as-Seyyid al-Murtaza, aş-Şeyh at-Tab rası, aş-Şahşahanı Molla Muhsin al-Kaşani ve Muhammed al-Cevad al- Belaği bunlardandır. Bu bilginleri tebrik etmek gerekir ancak, bunlara şunu sormak gerekmez mi?. En meşhur hadis kitaplarında kuranda yapılan tahriflerden bahsetmekte iken söz konusu bu aydın alimler bunu reddediyor. Bunu reddetmesi bunun doğru olmadığı inancında oldukları için. Pekiyi, Kuran a bile bu kadar iftira atılan ve hadis diye imamlara mal edilen aynı hadis kitaplarındaki diğer yalanlar ne olacak onlara neden aynı yüksek sesle karşı olduklarını söyleyemiyorlar!? Belli ki bu kitaplarda hadis mevzuunda da anlatılacağı gibi hadislerin büyük bir kısmı uydurma ve kasden islam düşmanlarınca imamlara söylettirilmiş sözlerdir. Bunlar ne olacak acaba!?
(Belki de onlarada sahip cıkmıyorlar ama bunu o toplumda söylemek her babayiğidin harcı değil!)
İran devrim lideri Humeyni “Kesful Esrar” isimli kitabında diyor ki: Nebi (s.a.v)’in Kur’an da İmamet konusunu açıklamasında geri çekilmesinin sebebi: kendisinden sonra Kur’an’ın tahrif edilmesinden korkması ve Müslümanlar arasında ihtilafların şiddetlenip bununda İslam’a tesir etmesidir. Ve su da apaçık görünüyor ki Eger Nebi (s.a.v) Allah’ın imamet konusunda ona vahyettigi tebliği yapmış olsaydı, şuan ki İslam beldelerinde Müslümanlar arasında ki bu ihtilaflar ve münakasalar patlak vermezdi”.(Kesful Esrar Sayfa149 155)
Bu söz Humeyninin Hz Peygamberimize bakış acısını apacık ortaya koymakta ve Hz Peygamberimiz suclanmaktadır. Çünkü işinde eksiklik gerçekleştirmesi, açıklaması gerekeni açıklamaması ile tahrif ilk önce onun tarafından başladı. Çünkü O İmamet ve İmamlar konusunda Rabbinin ona vahyettigini tebliğ etmemiştir. Ve İmamet ve İmamlar konusunda ona vahy inmesine rağmen O Kuran’da ki imamları ve imameti insanlara açıklamadı (!) bundan dolayı da ümmet O’nun vefatından sonra fitnelere ve ihtilaflara düştüler! Bunu söyleyenler ne kadar yanlış, söylenenler ne kadar da kötü…
Biz bu örnekleri vererek Şia’nın sayılamayacak derecede olan tahrif inancından bazı delillendirmeler yaptık. Sunu da vurgulayalım ki: Bu yalancı kavmin tahrif akidesinde, ayetlerin inişlerinde yaptıkları uydurmalar bin rivayeti geçmektedir. Şüphesiz ki bu yaptıkları tahriflerin tümünü toplayan bazı kitaplar bile yazılmıştır!
Tıpkı hicri 1320 yılında helak olmuş Hüseyin en-Nuri’nin “Fasl el-Hitab fi isbati tahrif-u kitabu rabbul erbab” isimli kitabı gibi.
Ve bu kitap ehli-beyte nispet edilmiş binden fazla yalan ve uydurma rivayetleri içermektedir. Prof. Dr. İhsan-ı İlahi Zahir “Şia ve Kuran” isimli kitabında bunların sahte delillerini ortaya dökmüştür ki, insanlar bu kavmin hakikatini bilsinler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)